Doğa Ana mı diyorlar ? Peki, Baba nerede diye de ben sormak istiyorum o zaman ? Baba olan da ” God ” mı yoksa… ” Lord ” ya da… ” Kobal Lords ” gibi hatta…

Kim her ne derse desin kendi inancında, beni ilgilendiren şey, bir şeye farklı şekilde bakıp aynı şeyi görmektir. Görebilmek değil bahsettiğim, görmektir.

Bu akşam evimden bana gösterilen bu gün batımı gibi…

Kışın her şey bir başkadır aslında.

L

dip not: fotoğrafı masaüstü-masaaltı yapmak isteyenler için yüksek çözünürlüğü olanının linki; http://img178.imageshack.us/img178/8881/rhdrhdr.jpg

No Comments »

Başlamak en zor kısmı geldi şuan için bana. O yüzden başlamaya başlamaktan başlamayı tercih bu blog yazıma.

Bu blog yazısının biraz daha farklı olmasını istiyorum. Ortadoğu’ya gitmeden önce internet üzerinden yapmaya çalıştığım teknik araştırmanın ne kadar başarısız olduğunu görünce gidip geldikten sonra, gitmek isteyenlere rehber olması için bu yazı işe yarayacaktır.

Zaten son zamanlarda yakın ve uzak çevremde Ortadoğu’ya giden kişilerin sayısı hızlıca da arttı. Yıllarca Suriye’yi sınırdaki mayınlar olarak, Lübnan hakkında bir fikir sahibi bile olmadan ki Beyrut’u ülke sananlarımız vardı, bu ülkede Doğu’nun Paris’i. Başka da bir şey değil. Ürdün vardı bir de, orayı da ilk Cem Uzan’ın kaçış haberleri sayesinde duyanlarımız vardır. Petra diye bir yer de var, Dünya’nın 7 Harikası’ndan biridir yine çoğumuz bilmez, bilenler de burayı sadece Transformers ile bütünleştirmişlerdir.

Bir de Irak var. Medeniyetin doğduğu yerlerden bir yer, artık tanınmayacak halde. Lanet olası yankee’ler gelmeseydi buraya, şuan Bağdat’taki tarih müzelerinde zamanda yolculuk yapmış olurdum.

Neyse ki son yıllarda Ortadoğu’yu yeniden keşfetme merakımız artıyor diyebiliriz, özellikle de vizelerin kalkması ile.

Rehber olacak dedik yorumlar ile başladık yazıya, neyse ki çelişki ile başlamamazlık yapmadık.

Rota’yı veriyorum: Suriye ( Halep, Lazkiye, Palmira, Şam ) – Lübnan ( Beyrut ) – Ürdün ( Amman, Petra ) ve en kısa yoldan geriye İstanbul.

Sabiha Gökçen Havalimanı’nda hüzünlü ayrılık.

Ortadoğu turuna başlanacak en güzel nokta kuzeyde Halep’tir. Halep’e varmak için de güzel ve ucuz havayollarımız vardır. Bileti 1 ay önceden almak yeterlidir uygun bir fiyat için.

Halep’e varınca karşınıza Sabiha Gökçen’e benzeyen bir havalimanı inşaatı çıkar. Bu yeni yapılan limandır. O yapıla dursun siz vakit kaybetmemek için akşamüstü geldiğiniz Hatay’dan 3 saat içinde Halep’e geçiş yapmak gerekir.

Hatay havalimanından çıkınca 8TL’ye Büyük Antakya Oteli’nin olduğu yere Havaş tarzı taşıtlar vardır. Bu taşıtlara binmeyin. Bunun yerine dolmuş-taksi denilecek 4 kişi olmadan kalkmayan türk taksilerine binin 10TL veriyorsunuz ve sizi Halep’e giden arap taksilerinin olduğu yere götürüyor.

Arap taksisi buna benzeyen bir alet işte. Pasaport’larınızı taksinin şoförüne verdikten sonra o işlemleri halletmek için yazıhaneye çıkar ve ilk ufak telaşı orada yaşarsınız. Çünkü şunu unutmamak gerekir, ne olursa olsun yurtdışı gezilerinde pasaportunuz ile aranızdaki mesafe 3m’yi aşarsa, bilin ki bir şeyler ters gidiyordur. Taksi şoförü endişelerimizi boşa çıkardı, gerekli işlemleri hallettikten sonra arabaya 2 arap 2 de biz türk bindik.

Bu arada pasaport ile bu uyarıyı yapınca şunu da söylemem gerekli, Napoli’de durumlar değişir. Pasaport’umu her sokağa çıkışımda hostel’a bırakmak zorundaydım, çünkü sokakta ki çetelerden ötürü güvenlik denen şey yoktu. Napoli, Sicilya bu tip yerlerde pasaport almadan uçarak girin şehire.

Yola çıktıktan sonra hem arapça hem türkçe bilen türk ya da arap şoförle beraber sohbet başlar. Aynı olayları farklı insanların gözünden görmeyi seviyorsanız bunun tadını çıkarın. Bir yandan da halen daha pasaport’lar vites boşluğunda duruyor, gözlerimle de kontrol içindeyim. Daha önce kazanmış olduğum deneyimlere rağmen tedbiri elden bırakmamakta fayda var.

8 gibi binilen taksiden sınırda evrak işlemleri ile dahil 3.5 saat sonra Halep’e vardık. Herkesin en çok merak ettiği bir şey de sınırdaki işlemler nasıl. Suriye’de insanlar rahat. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Bir salıverdim havasındalar hepsi. Son diplomatik açılımlardan sonra Türk’lerin sınırdaki işlemleri çok rahatlamış. Türk’lere karşı ilk sempatik yaklaşımları da burada görürsünüz.

Zaten taksi şoförü de size eşlik ediyor o sırada ve ülkeye hiç bir giriş ücreti ödemeden giriyorsunuz.

Tekrar taksiye atlayıp Halep’e varmak için 2 saatlik bir yol daha gittik. Yolda ilerlerken en çok dikkat çeken şey sağlı sollu sizi etkisi altına alan Beşşar Esad’ın kahraman edası içinde olduğu resimleridir. Daha önce otokrasi rejimi ile yönetilen bir ülkede bulunmadığım için şaşkınlık gayet normal olsa gerek.

Köylerin kasabaların arasından geçtikten sonra Halep’te yurtdışına çıkan taksilerin olduğu yerde indik. Ortadoğu’da hiç bir yerde taksi kullanırken taksinin parasını araçtan inmeden ödemeyin. İndiğimiz taksi durağında Mehmet Bey var, baktım da kartını bulamadım şuan. Çok yardımcı olmuştu bize, düzgün insanlarsanız size de yardımcı olabilir hatta daha da düzgünleriniz varsa aranızda gece uyurken rüyanızda bile görebilirsiniz onu.

Biz ufak bir kazık ile beraber adam başı 25TL vererek gittik. Normali 500 Suri yani 500/30= ~16TL’dir.

Halep’te taksiden indikten sonra geceyi taksi durağının hemen arka tarafında bulunan hotel’lerde geçirebilirsiniz. Ben bu yolculuklarımda backpacker denilen, fakat ülkemizde gençlerin karı-kız kovalamaktan, kızlarımızın da ezel izlemekten başka vazifeleri olmadığı için hakkında fikirleri olmayan bu sistemde yolculuk yapmak en güzelidir. Bu bahsettiğim hotellerde geceliği 8$’a temiz ve düzgün yerler bulunabilir.

Ortadoğu’da bu tip bütçeli hotellerde rezervasyon sistemi olmadığı için ödemeyi check-in yaparken vermek zorunda değilsiniz. Bir bilgi olarak da, bu Ortadoğu insanları tembelliği sevdikleri için çalışmaya 8′de başlamazlar, 11 gibi uyanırlar öğleden önce. Şimdi bu iki bilgiyi birleştirin bakın nasıl bir sonuç çıkıyor ortaya. Benim kaldığımın adı Spring Flowers’tı.

Halep güzel bir yer. Suriye’nin ticaret merkezi. Sokakta yürürken durmadan bir şeyler alıp bir şeyler satan insanlar görebilirsiniz. Siz de bunlardan biri olmak isterseniz eğer sakın ve sakın pazarlık yapmadan hiç bir şey almayın. Genellikle fiyatları 2 katından söylerler size ve normal fiyata verirler. Normal fiyata kadar inebilmişseniz şanslı sayın kendinizi. Ben çok kazıklandım çünkü. En büyük olanı da otobüse binip 10Suri olan bilet fiyatı yerine 100Suri vermemdir. Sonradan hepsini acısını çıkardım tabii yolculuk boyunca, o da başka bir konu.

Neyse Halep’te nargile için. Halep Kalesi’nin etrafı akşamları güzel olur. Elmalı tercihi meşhurdur. İstanbul’da bulamayacağınız bir nargileden bahsediyorum. Orada nargile 6TL’dir yanında da özenle hazırlanmış meyve suları güzeldir, onlar da çok ucuzdur. Döndükten sonra İstanbul’da neresi daha güzel olabilir diye gidip 3 katı fiyatını verdim, akşam 10 gibi gittiğim cafe’nin 10.30 gibi kapanmasından ötürü görevliye sorduğum ” E nargile siparişi neden alınıyor peki bu saatte kapanıyorsa, eve mi götürecem bunu ? ” sorusu ile ne kadar art niyetli bir mekan olduğunu anladım. Nargile de Halep’tekinin yakınından bile geçmiyordu, bahsettiğim yer de şehrin en güzel cafelerinden birisi.

Şehiriçi ulaşımda taksiyi tercih edin. Fakat kesinlikle taksimetreyi çalıştırın, çalışmıyorsa binmeyin o taksiye. Kafanızı kaldırınca karınca sürüsü gibi taksi göreceksiniz zaten. Suriye’de taksi kullanmak çok ucuz, benzinin litresi 1.5TL çünkü. Biz taksiden de kazık yedikten sonra Lazkiye otobüsüne bindik.

Lazkiye’ye giderken mola verdiğimiz bir mekan. Burada gördüğün arkadaşlar da polis. Her ne kadar lise çıkışı öğrencilerini hatırlatsalar da bana, polisler. Takılıyorlar güzel güzel. Klimalı, rahat, ucuz denilebilecek otobüste 4 saat boyunca arap komedi filmleri izlemek işkence gibiydi. Bir de çok garip espri anlayışları var bu insanların. Hep bağırıyorlar.

Lazkiye otobüsünde, orada yaşayan bir türk ile tanışmam sayesinde gece kalacak hotel bulmamız çok kolay oldu. 8$ civarındaydı yine gecelik yatak başı fiyatı. 2 kişilik oda, klimalı, gayet temiz, güzel de bir duşu vardı. Adı da AL-Fatih Hotel. Lazkiye’de otobüs garından indikten sonra, garın kapısı etrafında duran otobüslere binmeyin sakın. Gerek yok. 10m daha ilerleyin ve caddeye çıkın orada daha taksiler var. Taksimetre açtırmadan binmeyin sakın yine ve sizi dolaştırdığını düşünürseniz de polis çağırmaktan sakın endişe etmeyin. Polislerden oldukça çekiniyorlar.

Lazkiye’yi sorarsanız da, bir halt etmez yani. Ama gidip görün, Suriye’de güzel bir İtalyan pizzası yersiniz.

Lazkiye’nin kuzeyine doğru denize girmek için Meridian diye bir yer var. Dünyanın en saçma akdeniz şehri olabilir burası. Bu fotoğraf da kasetçi bir abinin dükkanından. Tanıdık geldi değil mi tipler ?

Gece otobüsü ile Palmyra’ya gitmek için geldiğiniz otobüs garına tekrar geri döndük. 8TL bir fiyat ile klimalı ve rahat bir otobüste 5 saatlik bir yolculuk ile gecenin köründe Palmyra’ya vardık. İndiğimiz yer tam olarak çölün ortası. Gecenin 3′ü, kalacak yere ihtiyacımız var. Etrafta kalacak yer değil oturacak yer yok. Suriye’liler zaten üçer beşer geliyorlar, biri bir kolundan çekiyor yemek yer misin diye, diğer kalacak yer diye, diğeri de bilmem başka ne için bir baskı oluşturuyor. Bu baskılardan ustaca sıyrılıp aralarından ingilizce bilen ile yaptığımız konuşmadan sonra bize etraftaki ( ama görünmeyen ) hotelleri gezdirebileceğini söyledi. Denize düşen yılana sarılır dedik, yine güzel bir kazık yiyerek gecenin köründe boş odası olan hoş bir hotel bulduk.

Hotel gerçekten çok hoştu. Klimalı ve 80′lerin lüks hotellerinden biri. Klimanın kumandası bile vardı, fakat uzaktan değildi, yakındandı. Yaklaşık yine 5$ gibi bir fiyat vermiştik.

Sabah erkenden kalkıp Palmyra’daki programı uygulamaya başladık. Palmyra benim gibi kendini Kutsal Roma İmparatorluğu’nun dünyadaki bütün eserlerini görmeye adamış biri olarak enfes bir yer. İstemeden bu hale geldiğimi de eklemek isterim. Gittiğim her yerde Roma İmparatorluğu’nun izi var. Yeteri kadar uzaklaşamadım her halde buralardan. Neyse.

Palmyra’daki eserleri görmek gerek. Kahvaltıyı yapacağınız bir cafe’de esnafa sorun böyle böyle biz gezmek istiyoruz, çat diye bir taksi şoförü bulsun size. Sağlam bir pazarlık yapın ve sizi tarihi eserlerin olduğu bölgeye götürmesi, getirmesi ve etrafta bulunan kale, kule türevinden şeylere de ulaştırması için. Bir nevi özel şoför gibi, saatleşiyorsunuz buluşuyorsunuz. Götürüyor getiriyor. Biz sağlam pazarlıklar sonucunda adam başı 850Suri’ye anlaştık. 17$ yani. Fakat geri zekalı şoför güzel bir hata yapıp, bizim de bunu görmemiz ve üzerine gitmemiz ile beraber para vermeden sıyrıldık bu işten. Ayrıntılarını anlatmayacağım. İlk ciddi kazığımızı attık böylece. Rövanj zamanı tabi !

Buradaki fotoğrafta da Burak, Tapınağın çıkışından şehrin başlangıç yerine gitmek için bulduğu yöntemi uygularken görüyorsunuz. Siz bunu denemeyin ama, acımasın bir taraflarınız. Ben de bu fotoğrafı koşarken çekip kamyonun arkasına uçtum diyebilirim sonradan.

Palmyra güzel. Sütunlar güzel. Dikkatlice izleyin ve en önemlisi ama en önemlisi yanınıza bol miktarda su alın. Miktar vermek gerekirse adam başı 2.5 litre su alın. 46derece bu gördüğünüz fotoğraftaki yer. Benzemez Bodrum sıcağına. Bir de Palmyra’da Telafi adından bir bedevi kız var, incik boncuk satıyor. Onu da arayın bulun.

Hotel’den bindiğimiz taksi 1.5TL’ye otobüs garına götürdükten sonra ki otobüs garı gece indiğimiz yer. Yani 1.5TL yani 45Suri, gece ise 100Suri vermiştik. Yüzde 120 civarında bir kazık. Süper.

25dk’lik bekleyişten sonra Şam otobüsüne bindik. Bilet de adam başı 6.5TL’idi. Yine arap ezgiler, müzikleri, komedileri, filmleri eşliğinde rahat bir yolculuk. Şam’a yaklaştıkça insanlardaki değişimi de fark ediyorsunuz. Daha modern daha medeni hale geliyorlar. Ya da sıcak başıma vurmuştu bilemiyorum.

3 Saatlik bir yolculuk ile Şam garında indik. Tam taksiye binecekken de türk olduğumuzu öğrenen sevgili araplar bizi belirli bir yere kadar attılar. Aralarından bir genç de bir taksi ayarladı bizim için. Biz de şoföre ” Old City ” ‘ye götürmesini söyledik bizi. İndiğimizde Old City adında bir alışveriş merkezi önündeydik. Açıkcası şok olmuştum ya. Halen gülüyorum. Şam’a asla ulaşamayacağız diye bir hisse kapıldım. Alışveriş merkezinin görevlileri bize şaka ile karışık gülerek, tekrar taksiye bindirdi. Taksilerde taksimetre açık olduğu için fiyat yazmıyorum.

Tekrar taksiden indik, iç güdüsel olarak bir kaç sokak geçtikten sonra aralardan turist olduğunu düşündüğüm birine yapıştırdım soruyu ” Bize kalacak güzel bir hostel söyle diye ” sonrasında da akşam yemeğinde devam ettik muhabbete. ^^

Şam’da kaldığımız yerin de adı Al Haramain Hotel idi. Terasında kalmıştık oranın da, teras geceleri güzeldir Ortadoğu’da. 8$ vermiştik kişi başı.

Burada ki sürpriz de, gecenin köründe gökyüzünde sarı bir ışık belirmesi ve arkasından gelen müthiş bir patlama sesi. Tabi önce biz İsrail hava saldırısına başladı diye düşündük, güzel bir heyecandan sonra insanları sahura kaldırmak için yapılan bir uygulama olduğunu öğrendik.

İlk geceden sonra parçalara ayırdığımız old town ve etrafındaki mahalleleri keşfetmeye koyulduk. Şam tam bir başkent Suriye için. Aslına bakarsanız Suriye’de halk arasında bir çeşit sosyalizm var. İnsanlar ne çok zengin ne çok fakir. Binalar yapılaşmalar. Zaten Suriye’nin Rusya ile olan diplomatik yakınlığı da bilinen bir şey. Bu fotoğraftaki bina da şehir merkezinde bulunan rusumsu bir yapı.

Şam çok güzel, çok sevdim ben. Mistik bir havası var, özellikle old town ve çevresinin. Emevi Camii muhteşem bir yer. Bütün Suriye’de olduğu gibi burada da yemekler lüks bir lokantada bile ucuz. Nargile enfes. Ramazan ayından dolayı da çoğu yer gece 4′e kadar açık. Gündüzleri ise çoğu yer kapalı Ramazan ayından ötürü. Yemek yemek için Hristiyan mahallesine gitmek gerekiyor.

Şam içinde yürüyerek gezebilirsiniz her yeri. Gidip de seven ve bir süre farklı bir yerde yaşamak isteyen bir insan için de aylık 300TL’ye oda kiralamak mümkün.

Emevi Camii içindeki Selahaddin Eyyubi’nin türbesi. İçerisi para kaynıyordu. Bu arkadaş da meraklı gözlerle içeriyi kesiyor.

Yurt dışında Cuma namazı kıldığım 4 farklı yer arasında buradaki en mükemmel olanıydı diyebilirim. Suriye’de Cuma günü resmi tatil günü olduğu için insanlar bizdeki gibi bakkallarını, manavlarını açmıyorlar. Ya aileleri ile vakit geçiriyorlar ya da Cuma vaktini camilerde sohbetle geçirip, günü ibadet ile dolduruyorlar. Osmanlı’daki gibi diyebiliriz.

Emevi Camii’nin arka tarafındaki kabristan. İlk türk pilotları buraya uçarken uçaktaki arızalardan ötürü şehit olmuşlar.

Şam’ın ara sokakları. Daracık, güzel ve karışık ara sokaklar.

İftar vakti yaklaşınca dükkanlar gördüğünüz gibi kapanıyor. Elbise dolabı gibi görünse de onlar birer dükkan. Soldakiler de bisiklet.

Çok hoş bir restaurantın menüsü. Buradaki restaurantlar çok egzotik. Hepsi içten avlulu yerler. Bu yerlerde yemekten sonra nargileniz de kahveniz de tavlanız da masanıza geliyor. Bu güzel yerde sabaha kadar hoşbeş sohbet devam ediyor. İyi tavla oynuyorsanız sıkı rakipler var etrafta. işin ilginci bir fransız tarafından mars yapılacağım da aklıma gelmezdi. Çok iyi zar tutuyorsa rakip, etrafta fincan da bol. ^^

II. Abdülhamid Han’ın yaptırdığı çarşı. Pankartta yazan yazının arkasında da Arapça’sı yazıyor.

Buradan da gitme vaktimiz gelince Şam’a geldiğimiz otobüs garına değil de başka bir otobüs garına gittik. Ortadoğu ülkelerinde eğer bir şehirden aynı ülkedeki başka bir şehire gidecekseniz bir otobüse garına, başka bir ülkeye geçiş yapacaksanız başka bir otobüs garına gitmeniz gerek. Hepsi aynı yerden olmuyor. Zaten bahsettiğimiz alan da topu topu Türkiye’nin yarısı kadar bir alan.

Halk otobüsünden çakma bulduğumuz bir otobüs ile adam başı 13TL vererek Beyrut’a yola koyulduk. Otobüs fiyatından da anlaşılacağı üzere bir şeyler değişmeye başladı.

Sınır işlemleri dahil 3 saatlik bir yolculuk ile Beyrut’un biraz dışı sayılabilecek bir yerde indik.

Beyrut’a girerken giriş parası vermiyorsunuz. Avrupa’lı turistler veriyor. Dayanamadım söyledim. Tekrar taksiye binebilirsiniz, buradaki taksi fiyatları da çok pahalı değil ama Suriye’ye göre pahalı. 4.5TL vermiştik indiğimiz yerden gideceğimiz Charles Helou otobüs garına kadar. Oranın da hemen üst arka tarafında Talal’s New Hotel var. Geceliği 12$.

Fotoğraf Burak Isparta’lıya ait. Kendisi içinde olduğumuz otobüsün muaviniydi. ^^

Beyrut’a girerken böyle bir manzara karşılıyor sizi.

Bu fotoğrafı da Burak Ispartalı çekti.

Bir önceki görüntüden sonra böyle bir görüntü.

Beyrut anlatılınca karşındaki tarafından anlaşılması zor bir yer. Bir yandan kocaman bir Nişantaşı düşünün, bir yandan askerlerin cirit attığı biraz daha içlere girince askerlere siyah takım elbiseli abilerin katıldığı bir şehir.

Burası Corniche, şehrin batı sahili yani. Güzel yürüyüş yapılacak bir yer. Fakat yazın gidiyorsanız inanılmaz bir nem var bilginize. Sanıyorum ki Kasım ayına kadar nem olur burada.

Beyrut’lu insanlarda bir sıkı olma hevesi var. Kadınları ve erkekleri hiç farketmiyor sporlarına önem veriyorlar. Fazlaca insan 7-8km diyebileceğimiz Corniche boyunca koşuyorlar. Güzel insanlar kızları ve erkekleri. Gece eğlence yaşamı da pek hoş. Sınırlar kalkmış durumda.

İti iti cadde’de bulurmuş. Dubai’den gelip de nereye gidecekti.

Hizbullah’ın bulunduğu bölgelere girerken böyle karakollar gibi yerler var. Duvardaki mermi izlerini görebilirsiniz. Fotoğrafı ” yanlışlık ile ” çektiğim ne kadar belli değil mi.

Şehrin merkezi. Taksim Meydanı kıvamında bir yer fakat araç trafiği yok. Bizimkinde de araçlar kalkacak diyorlar bakalım.

Beyrut Suriye’ye göre pahalı. Tam olarak İstanbul ile aynı fiyata sahip ürünler. Yemek ve kıyafet olarak mesela fakat teknolojik aletler ABD fiyatında. Suriye’de de ABD fiyatında. Çünkü gümrük yok. O arabalar yoksa burada da olamazdı bizdeki vergiler olsaydı.

Burası Saat Kulesi, yandaki ağaç da Lübnan bayrağındaki ağaç. Lübnan Sediri yani. Bu meydan biraz heyecanlı bir meydan, siz güzel güzel takılırken, herkesin Fransızca ve İngilizce bildiği bir şehirde bunları bilmemeyi başararak size kadın pazarlamaya çalışan kaba tabirle bir pezevenk arkadaş gelebilir. Gelmekle de kalmayıp 45dk boyunca yeni bir lisan üretip aranızda konuşabilirsiniz de. Hem de hepsi bedava!! Adı da Mahmud. Telefonu fln da var bende, ilgilenen olursa verebilirim yani. Endişe etmeyin arkadaşlar, yalnız kalmazsınız güzelinden. ^^ ahahah

Askerler sokaklarda bacağım kadar M4A1′ler ile dolaşıyorlar. M4A1 ABD Ordusunun sağlam bir tüfeği. Ama sıkıntı yok, sanki asker darbe yapmış gibi görünüyor fakat endişe etmeyin çünkü şehirde polis yok. Ülkeyi asker koruyor, bir de Hizbulls’lar var.

Biz de ortama uyup uyuyakaldığımız güzel rahat klimalı camii’nin içinde sohbetleri ile bizi rahatsız eden gençler.

Modern mimari. Modern ilişkiler.

Bunu gitmeden önce haberlerde görmüştüm. İlk görünce anlayamadım fakat dikkat edince hatırladım, Ramazan ayında gökyüzünde iftar yapmanızı sağlıyor. Masa bir sistem ile vince bağlı, vinç de çekiliyor yukarı fln.

Buradan yetkililere sesleniyorum, gerek bambi, gerek kızılkaya, gerekse marmaris büfe, bu hotdog fastfood cafe’leri İstanbul’a getirin. Çok fena tutar. Türklerin damak tadını biliyorum ben, biz yedik güzeldi. Bir de olayı da güzel. Siz bu girişimde bulunmazsanız biz girişeceğiz buna, bizi bulaştırmadan siz yapın getirin bunları İstanbul’a. Patlar diyorum patlar.

Beyrut’tan sonra rotamız Şam, oradan da bekleme yapmadan Amman. Bu koşarak gelen, vahşi cazibeli, yırtıcı ve sevgi dolu arkadaş da içinde bulunduğumuz Mercedes Vito kıvamındaki aracın şoförü. Müthiş bir insan. Abim benim.

Ne kadar sevmiş olsam da yine para aldı tabi bizden. 4$ kişi başı. Suriye’nin S’si geçsin bir yerde, fiyatlar düşüyor.

Lübnan sınır kontrol noktası. Lübnan da Suriye gibi rahat giriş-çıkış mevzusunda. Yarım saatlik bir işlemden sonra araçlara atlayabiliyorsunuz. Giriş-çıkış parası da vermiyorsunuz. Avrupalı turistler veriyor.

Şam’a vardık, eski bir dostumuz karşıladı yine bizi. Çantaları evine bıraktıktan sonra anlamlı bir yere gidip yine Ortadoğu sorunları üzerine kafa patlattık. Yerinde öğrenmek daha faydalı tabii.

Vakit geldi ve Amman’a giden otobüse binmek için Beyrut’a giderken ki gittiğimiz otobüs garına gittik. Fakat ne yazık ki otobüs saatini yanlış hatırlamamızdan ötürü ortalıkta otobüs fln yoktu. Bunu fırsat bilen taksi şoförleri hemen fiyatları arttırmış olacak ki, benim de bundan istifade ısrarla Mardin’e gidelim ısrarlarıma rağmen 2.5 saat boyunca 4 kişilik taksinin geri kalan 2 kişisini bekledik. Hatta bir ara şoförler aralarında kavga ettiler, başka bir tanesi çıktı geldi ben bu fiyata götürürüm bu gençleri dedi, bizi bekleyen taksici çıldırdı sonra. Ana-bacı karışmadan kavgaya diğerleri ayırdı. Aslında biz diğer taksiye ufaktan yanaşmıştık da bizi bekleyen taksici bagajını kitledi çantaları alamayalım diye. Biz de daha da kızışmasın diye ortam bekledik ve sonunda gele gele Irak’lı biri geldi.

Bu bölgede Irak’lı demek benim için uydu demek, roket demek, intihar demek, füze demek, CIA fln demek. Bu yüzden yol boyunca filmlerdeki gibi siyah-beyaz videolardan bizi izliyorlar mı diye düşündüm durdum. Zaten Ürdün sınırında da arkadaş bizi fazladan 1 saat bekletti. Dedik kurtulduk ama tekrar geldi.

Neyse, Şam’dan Amman’a taksiye 15$ verdik. Fiyat Beyrut’u da geçti neden ? Çünkü Ürdün Dinarı varya, Euro’dan daha değerli bir şey. Söylemiyorum birim oranını gidin bakın netten de dumur olur.

Ürdün’e girişte 17JD verdik, diğerlerinin aksine. Fakat yine giriş çıkış çok rahattı. Türk olduğunu öğrenince rahat takılıyorlar.

Taksiden inince şehir merkezi denen yere gittik. Biraz takıldık baktık Selaaddin Hotel diye bir yer bulduk. Tam şehir merkezinde alt paralel caddede büyükçe bir otel. Kişi başı 6.5$ verdik, 2 kişilik odaydı bu da. Klimalı. Zaten Ortadoğu’da utanmasalar sokakta bile klima olacak.

Ürdün hakkında bir kaç cümle. Dünyanın en berbat başkenti burası olsa gerek. Bu kadar ruhsuz bir yer olamaz ya. Kaçacak başka yer bulurdum benim o kadar param olsaydı.

Amman’da bir gece kaldıktan sonra sabah 6 gibi uyanıp Petra’ya giden otobüslere binmek için Taksi’ye atladık. 2$ verip Petra’ya giden otobüse ulaştık ve 7$ verip Petra’ya yola çıktık. Ortadoğu’da petrol bol ve ucuz olduğu için adamlar öyle bir asfalt yapmışlar ki, neredeyse beton dökeceklermiş. Çöllerden geçen uçsuz bucaksız kaymak gibi asfalttan yaklaşık 2 saat gittikten sonra indiğiniz yer Petra olmaz. Bu Arap’lar o kadar güzel ayarlamışlar ki, indiğiniz yerde taksiler sizi bekliyor olur. Yürüme mesafesinden uzak Petra’nın girişine götürmek için. Bir yandan da Amman’a dönüşü ayarlamak için dönüş otobüsü saatlerini sorarsınız sağa sola fakat hotellerle de anlaşan pis taksiciler size 1′den sonra otobüs yok derler. Zaten saat 11′e geliyordur. İnanmayın o ibnelere arkadaşlara. Paracı piçler onlar.

Bu fotoğrafta gördüğünüz şeyi de girişte inceledikten sonra güzelce, sol üst köşeden çıkarmaya hazırlanın paracıkları. Tam 30JD yani 50$ yani 70TL verip Petra’ya giriyorsunuz çünkü. Vay mk. Ama değer mi ? Değer.

Petra 2 günde gezilecek bir yer tamamı. Biz 3/4′ünü inanıp 5 saatte gezdik. Anlayarak da gezdik yani. Bizde taktik bol ondan. Yanınıza damacana almadan girmeyin kapıdan. İçeride bedevilerin kucaklarında bulursunuz yoksa suyu.

At servisimiz de var Cadde ve Bebek hatunları için.

Petra’yı güzelce gezip, hayran hayran çıkınca dışarı yanlış hatırlamıyorsam saat 18.00′a doğru olan otobüs ile Amman’a yola koyulduk. Kişi başı 12$ verdik. Güzeldi rahattı, şahaneydi otobüs.

Amman’a vardığımızda 20.30′idi. Hedefimizde bir şekilde aynı akşam Suriye’ye geçiş yapmak geceyi Şam’da geçirip ( son kez hasret giderip ) güneşle beraber Halep’e koyulmak ve Hatay’a geçmek. Fakat ne oldu, arayan mevlasını bulur misali direk Halep’e gece otobüsü bulduk. Şaka gibi geldi. Çünkü o otobüs Ortadoğu’da daha önce görmediğim bir tipte otobüstü. Konuştuk kaynaştık ve 21.30′da kalktığını öğrendik. Halen şoktayız çünkü çok ciddi bir otobüs bu, ciddi bir hizmet. Beklemiyorduk böyle şeyler, böyle bir hizmet. Neyse dedik bizim çantalar otel’de biz alıp gelelim 21.30′a kadar her türlü burada oluruz mutlaka geleceğiz biz dedik. Bir hışımla taksiye atladık ve önce otele gittik.

Otel’deki yavşak otelci para göz otelci çantalarımızı bıraktığımız için bizden gecenin parasını almaya çalıştı ısrarla. Olaylar daha da budaklanmadan güzel bir diplomasi ile tek kişi fiyatı vermekte anlaştık. Çantaları aldık sandwich yaptırıp taksiye atlayıp sadece 1.5dk süren mesafedeki otobüsümüzün kalktığı yere gidecektik. Neyse çantaları aldık uçarak sandwichleri yaptırdık, taksi için kuvvetli bir ıslıktan sonra önümüzde bir araba durdu, biz de telaştan atladık içeri direk. Adam sarhoş çıktı! Zaten taksi de değilmiş bindiğimiz araç. Ortadoğu’da bütün araçlar belirli bir ücret karşılığında seni istediğin yere bırakırlar.

Sarhoş adamla yolda pazarlık yapa yapa sonunda 1JD’ye anlaştık, yoksa çek kenara demiştim inecem ben ki zaten insem de 50m kalmıştı otobüse.

Otobüsün olduğu yere geldik. Olduğunu sandığımız yere! Otobüs yok. Saat 21.15. 15dk erken geldik ve korktuğumuz başımıza geldi. mnkodğmnççğu Ahlaksız adam otobüsü yollamış, bize de eğer isterseniz sizi otobüse kadar bırakırım ararım telefonla şehir çıkışında bizi bekler dedi. Bunun için de kişi başı 14$ olan otobüs fiyatının yarısını alırım dedi. 7$’a uçarak yetiştik otobüse, yolda parayı istedi bir ara böyle rahat rahat takılıp, ben de otobüsü görmeden zırnık vermem sana diye pisleşmiştim. Artık o kıvama gelmiştik çünkü. İstanbul’da büyüdük biz ^^

Neyse otobüse bindik herkes bize bakıyor, bir tanesi sordu ne kadar verdiniz diye otobüs biletine aynı fiyatı vermişiz iyi ki.

Yolculuğun 4. saatinde bir arkadaş geldi önden ve dedi ki, sizi 1-2 numaraya alsak nasıl olur ? Burak sever 1-2 numarayı, oluru verdi ben de bilirim otobüs kazalarında 1-2 numaradan ölme riski 2 kat daha fazla arkaya göre. Mecburduk 1-2′ye gittik çünkü otobüsün arkasında yük aldılar. Bildiğin bagaj, tavuk, koyun, kuzu, keçi, çuval her bir şey. Süperdi.

Sınırlar da yine sorun yaşamadık. Turist gişelerine gidince çat-çut diye basıyorlar damgayı hallediyorsun. Ürdün’den çıkarken para vermiyorsun, Suriye’ye girerken de para vermiyorsun.

Tam gaz yola devam ettik bütün gece. Ama cidden tam gaz! Otobüs yolculuğunu hiç anlatmayacam, sadece tek cümle; UYUYAMADIM!

Uyandığımda Halep’te herkes uyuyordu halen. Saat 8 civarıydı. Güzel serin bir hava vardı. Bir taksi çevirdik, Burak’da kırk yıllık Halep’li gibi adama hatrı sayılır bir arapça ile gideceğimiz yeri tarif etti. E o kadar olaylardan sonra ki anlatmadığım mevzular da var, insan pazarlık-arapçasını kapıyor.

Tekrar Spring Flowers’da terasta geceyi geçirdik. 6$ verdik kişi başı. A pardon öncesinde Halep kalesinin orada enfes Elmalı Nargile’nin son kez hakkını verdi tabi ki.

Sabah 10 gibi ilk başladığımız yere dönmenin verdiği sevinç ve gururla bir an önce 4 kişilik taksiyi 2 kişi kapatarak yola koyulduk. Neden 2 kişi daha beklemedik, çünkü eğer yeteri kadar erken kalkarsan sabahları kapılar açıkken çıkabilirsin hotel’den ama yeteri kadar geç kalırsan kapılar bir daha açılmaz. Kan olur o kapılar kan ^^

Son yolculuk ile Türkiye sınırına yaklaştık ve bu fotoğraf çıktı ortaya işte. Daha önce hiç olmadığı yorulmuş hissettim kendimi Ortadoğu’da.

Ortadoğu güzel, Türk’ün ayrıcalığı var ( umarım bu bozulmaz ), gidip-görülesi bir yer. Elimden geldiği kadar gidecek arkadaşlara yardımcı olmaya çalıştım. Bilenler bilmeyenlere, görenler görmeyenlere…

Hatay’dan İstanbul uçağı… Bir şey diyim mi Türkiye gerçekten çok farklı bir doğal yapıya sahip ülke. Balkanlar’ı da görme fırsatım oldu, Ortadoğu’da oldu ve Türkiye bambaşka bir ülke. Havası insan için, suyu insan için, dağı taşı denizi mağarası tarihi doğal olan her bir yeri ile… Ortadoğu’da takıldığım sürece görmediğim yeşilliği Türkiye sınırına girdikten sadece 5dk sonra etrafımdaki bağda bahçede gördüm.

Değerini bilelim gençler, olmuyor böyle ^^

Bu uçak da İstanbul uçağı. Yürüyenler de yolcu.

Aklıma gelmişken de, yakında Mısır’a doğru yol alacağız. Bakalım orada neler olacak…

Sevgiler,

L

2 Comments »

Farkettim de günümüz insanlarında toplu hatıra fotoğrafları çekildikten sonra, kamera herkesin elinde tek tek dolaşmaya başlar. Fotoğrafta yer alamayan bir insan bile o ortamda kameraya bakar, kimin nasıl çıktığını merak edip. Fotoğrafı çekilen o insanlar, en güzel pozları verme çabası içindeyken aralarından bazıları ise doğal bir duruş ile de güzel çıktığının bilinci ile objektife bakar. Bir sonraki duygu aşamasında ise fotoğraftaki insanlar arasında tatlı bir rekabet ortaya çıkar, bu durum ise özellikle kendinin güzel olduğunu düşünen kızlar arasında olur, diğer bir taraftan ise kendisinin çirkin olduğuna inanan kız ise durumu çok büyütmeden ” sıradan ” bir hale getirmeye çabalayan cümleler kurar.

Bu sadece o anda çekilen bir hatıra fotoğrafı olsa da, hatta çok sık görüşen bir grup arkadaşın sık çektiği hatıra fotoğrafı olmuş olsa bile yine de insanlar bahsettiğim gibi bölümlere ayrılırlar. Bu durum o an, akışta olan duygu ve düşüncelerin bile önüne geçer, o fotoğraf ciddiyet ve önem taşır hale gelir belki de bütün bir geceden sonra hatırlanacak ilk şey o olacaktır.

Farkındalığımın ilk kısmını ortaya koyduktan sonra olayı derinlemesine pskolojik olarak inceleyecek değilim burada, bir metamorfizmadan bahsedeceğim sadece; Grup Portre Fotoğrafçılığı.

İsim toplu fotoğraftan Grup Portre Fotoğrafçılığı’na dönüşünce acaba içerik de bir bu kadar dönüşüme uğrayacak mı diye düşünüyor insan en başta. Temelde çıkış noktası olarak grup portre çekimleri ile toplu fotoğraf çekimleri arasında sadece algı ve yapım aşamaları farklıdır. Toplu fotoğrafın özelleşmiş bir hali de diyebiliriz grup portre çalışmalarına.

Bu özelleşme fotoğrafta bulunan insanların fotoğrafçı tarafından algılanması ve bununla beraber bir ” poz ” üretilmesi süreci ile gelişir. Fotoğraftaki her bir kişiye tek tek yaklaşım içinde olunması ve herkesin bir bütün oluşturması gerekmektedir. Doğru ışık ve ortam ile de beraber fotoğraflanabilir hale gelir artık sahne.

Metamorfiik sürecin işleyişinde ise, aslına bakarsanız her toplu fotoğraf bir grup portre fotoğrafçılığına girer. Fakat modern toplum insan algısı ve istekleri en başta bahsettiğim süreci tamamlayamadan fotoğrafın çekilmiş olmasını sağlar, bu algı ve istekler yönlendirildiği zaman ise ( tamamen aynı ortama sahip iki farklı sahne için ) derin bir metamorfizma gerçekleşir ve fotoğraf o anda çekilmeden, bir sonraki aşamada sonuçlanır.

Düşünüldüğü zaman, bir sonraki aşamada ( grup portre fotoğrafçılığında ) fotoğraftaki insanlar olabilecekleri en karakteristik ve en doğal halleri ile kameraya poz verirler. Çok çirkin veya çok güzel olsalar bile belirli görsel algının içinde yer aldıkları için ortaya çıkan fotoğraf bakılası bir hal alır.

© 2001 Annie Leibovitz

Annie Leibovitz’in 2001 yılında çekmiş olduğu bu fotoğrafta C.Rice’ın normalde bu fotoğraftaki gibi bir bakılasılığı olmadığını söylememe bile gerek yok. Fakat az önce de bahsettiğim gibi, herkes belirli bir görsel algı içinde yer alıyor. Buradaki insanların popüler kültür ile beraber toplumdaki imajlarını düşünürsek, Leibovitz insanlara doğal olanı güzel olarak sunduğunu söyleyebiliriz. Karakteristik pozlar, kendi içlerinde ve genelde bir bütün oluşturuyor. Bu çalışmanın bu başlık altında önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum, çünkü bu çalışmanın fotoğrafik olmaktan öteye geçip politik bir mesaj da verdiğini söyleyebiliriz.

Kaynak veremeyeceğim fakat yıl olarak 1920′li yıllarda Osmanlı Devleti’nin Kurtuluş Savaşı zamanlarından çekilmiş olan bir toplu fotoğraf. Toplu fotoğraf ile grup portre fotoğrafı arasındaki farkı burada görebiliriz. Şahıslar doğal halleri ile en düzgün şekilde çıkmaya çalışarak objektife bakıyorlar. Bu doğallığın sonucu olarak da bir kaç tanesinin gözleri kapalı çıkıyor. Bütün bunlara rağmen fotoğrafta istenilen amaca ulaşılıyor, fotoğraf belge niteliği kazanıyor.

Paris. 1957. Magnum buluşması. ©Magnum Photos

Bu fotoğrafta ise, şahıslar fotoğrafçı olmalarının getirdiği deneyim ve üst algı ile birlikte hem toplu fotoğraf hem de grup portresi diyebileceğimiz metamorfizmanın görsel hali niteliğinde bir çalışma ortaya koyuyorlar. Sanmıyorum ki ben bu fotoğrafın tekrarı çekilmiş olsun, fakat şahıs kendi rolünü ve fotoğraftaki herhangi bir diğer insanla olan gerçek hayattaki diyaloğunu gündelik olmayan bir üslup içerisinde ortaya koymayı başarmış. Bu nedenle bu fotoğraf, toplu hatıra fotoğrafı mı yoksa grup portresi mi cevabını vermek zordur. Evrim teorisindeki gibi bir ” ara geçiş formu ” diyebiliriz buna.

© EssPea

Bu fotoğraf ise modern zamanın ” ara geçiş formu ” olma özelliği taşıyor. Evdeki gençlerin hep beraber sıradan ama farklı bir fotoğraf çalışması yapalım derken ortaya çıkardıkları bu çalışmada tahminlerime göre kamera sehpası ( tripod ) kullanılmış. Şahıslar gündelik yaşamları yerine anlık durumlarını poz olarak benimsemiş, ortaya daha da özelleşen bir ara form çıkmıştır. Etki olarak ise bir önceki Magnum Buluşması fotoğrafından daha güçlü olduğu söylenebilir.

© 2009 Levent Kopuz

Bu fotoğraf ise, bana, yazıma başlarken söylemiş olduğum farkındalığı oluşturan çalışmadır. Fotoğrafın arka planında belgeden daha çok aynı ortamda bulunduğum şahısların her birinin karakteristik özelliklerinin görsel olarak analizinin yapılması sürecinden sonra ” Acaba bir fotoğrafta bunları buluşturabilir miyim ? ” sorusu yer almaktadır. Bu fotoğrafı çektikten sonra edindiğim farkındalık ile beraber toplumdaki yeri ve metamorfik bir dönüşüm ile çok popüler hale gelebilen Toplu Grup Portre Fotoğrafçılığı’nı içimdeki hakettiği noktaya yerleştirdim. Bu fotoğrafın taşıdığı derin anlam ise, şarap ile insan arasındaki ilişkiden başka hiçbir şey değildir. Bu övgünün de ardından analizlerime burada son veriyorum.

Bir kaç da, bu tip durumlarda hatıra türünden fotoğraf çektiren insanlara tavsiye; rahat olun kameraya karşı, objektiften nasıl göründüğünüzü düşünmekten vazgeçin çünkü bunu hayal edemezsiniz ilk başlarda, içten olun ve doğal bir ifade ile aynada kendinizi en çekici nasıl görüyorsanız o şekilde bakın objektife de. Bunu yapın diyorum fakat durmadan, kafalarınızı sağa veya sola yatırıp penguen gibi de poz vermeyin.

Sevgiler,

L

No Comments »

Blog yazmanın çok popüler bir hale geldiği bu günlerde 4 seneden beri çok sık olmasa da tuttuğum fotoğraf bloglarına benzer çalışmalar görüyor olmak mutluluk verici bir durum. Hatta geçenlerde Dizüstü Edebiyat adında bir etkinlik de düzenlenmişti. Burada da vurgu yine blog kültürü üzerineydi. Bağımsız ve özgür düşüncenin çok pratik ve anlatılabilirliği yüksek bir biçimde dışa vurulması en büyük etken olsa gerek bu popülerlikte.

Fotoğraf blog’ları biraz daha aradan sıyrılıyor bu üreten fabrikanın içinde. Metinden önce görsel yerini alıyor ve metinler görseli destekleyen bir nitelikte oluyor. Hayal gücü bunların hepsini beynimizin bir taraflarında şekillenmesine yardımcı oluyor ve bu üçlü mekanizma işte, insanı yeni bir şeyler üretmede harekete geçiriyor.

Bir de şöyle bir şey vardır fotoğrafta, ” Ben bugün bunu çektim ! ” anlayışı. Bu anlayış da yer yüzünde her gün çekilen milyonlarca fotoğraf arasından, ” ben de bu tuğlayı duvara koydum ” demektir. Paylaşımın fazlası bazen gürültü kirliliği oluşturuyor olsa da ne istediğini bilen insan istediği şeyi aradan çekip çıkarır. O yüzden bence bu işin en etkileyici kısmı, bir sanat veya mühendislik eserinde herkesin kendi sınırları dahilinde farklı şeylere ulaşabilmesidir.

Fotoğraflara ise geçmeden önce söylemem gerekli ki, daha çok blog yazmalıyım. Bunu elimde bulunan görseller bana söylüyor. Mesela en son ki Ortadoğu Blog’u için fotoğraflar hazır ama bazı nedenlerden ötürü sadece dosyanın içinde duruyorlar.

Fakat blog fotoğrafları dışındaki koleksiyon fotoğraflarıma buradan ulaşabilirsiniz: http://www.flickr.com/photos/leventkopuz/collections/72157621634548063/

Geçen gündü… 5D’nin ucunda bir Nikkor 55/1.2 ile…

Araç alışkanlığı güzel bir şey evet ama ehliyet almama isteğimin en büyük nedenlerinden biri toplu taşıma ve toplum olgusundan uzaklaşacak olmam. Üsküdar minibüslerimizin çok tarz şoförleri vardır, onlardan biri.

Güzel Çengelköy’ün en eski çay ocaklarından birisi.

Halen daha ” normal ” bir düzenli hayata geçememenin verdiği sıkıntı ile kahvaltılarımı aksatmadan yapmak zorunda kaldığım yer. Yeni açıldı ama fena değil döner-pilav kombinesi.

Beşiktaş motorunu bekleyen seyyar esnaf amca.

Beşiktaş motorunda arkada oturmak makbuldür. Arkadaki yeni vapurlarda ise isekele tarafında arkada.

Akaretlerdeki ufak işlemin de olumlu geçmesi ile beraber bir kaç saatimiz vardı. Saatimiz derken de fotoğrafa yeni başlayan arkadaşım Burak’tan bahsediyorum. Hatta onun da şöyle bir galerisi var: http://www.flickr.com/photos/50665237@N04/

Modern mimari mi yoksa çıplak duvar dokusu bana bu huzuru veren kestiremiyorum. santralistanbul ile başladı herşey.

Kaybolmak ?

Beşiktaş arka sokaklarında iddaalı bir esnaf yazısı daha. Alt kısımdaki ” LÜTFEN SORUNUZ…” kısmı acaba, ” belki de yoktur emin olun ona göre ” anlamını taşıyarak insanlarda şüphe uyandırıyor.

Çok renki manav. Ne kadar da pahalı fiyatlar.

Daft Punk !!

Yine bir çember çizdik ve Üsküdar’a iş çıkışı insanlarını getiren vapuru yakaladık. Herkese bir haller olmuş. Bu Üsküdar vapurlarında, vapur yanaşmasına 3m kala bazı insanlar uzun bir atlama yapıp iskeleye sonra da 100m’yi 9.68sn’de almaya çalışırmışcasına koşarlar. Hayranlıkla izlerim onları. İçimden de hep ” metroplitan gerçekleri ” diye bir cümle geçer…

Sonrasında NTV-tarih.

Haydi gençler bu gece cmt. Göreyimi sizi !!

L

No Comments »