Galerinin sunum düzeni olarak başarısız olduğunu söyleyebilirim. New York’ta da PAUL KASMIN GALLERY’de açılmış olmasından ötürü burada da bunun arayışı içinde olmayı anlıyorum da bu galerinin neden sadece Akaretler’de olması gerektiği düşüncesini anlamıyorum. Bakın işte fiziksel imkansızlıktan ötürü pek çok fotoğraf gerekli izleme mesafesinden yoksun bir şekilde kafanızı bir yukarı bir aşağı hareket ettirerek izleme imkanı veriyor. Neyse ki Amanda Lepore gerçekten varmış, görmüş ve öğrenmiş oldum.
Bu üstteki fotoğraf da bunu ortaya koyuyor. Aslında bu niyetle çekmemiştim fakat yine de işe yaradı.
Şunun farkındayım, İstanbul’un bohemian art’ı gelişmelidir, son 3 yıldır grafik güzelce yükseliyor fakat bunu ortaya koyarken de altını dolduruyor olmak gereklidir. Paris’te veya New York’da siz her ne üretirseniz üretin onun karşılığı olarak bir galeride sergilenmeyi hak edersiniz. Bunun için yeterli derecede öz veri ve istek gereklidir. Fakat İstanbul’da durum biraz daha farklı. Para konuşuyor bu tip şeylerde de.
Bu da bazı şeyleri baltalıyor. Bu kadar saçmalık olamaz, bütün bu nedenlerden ötürü sergi Akaretler’de açılmak zorunda kaldı ve bu fotoğrafta da görünen boyum kadar fotoğrafı izlemek için geriye çekildiğim zaman önümde duran adam da benim arkamdaki boyum kadar fotoğrafı göremez hali gelmişti. Gösterişi abartıyı çok seviyoruz. Batının kötü yanlarını almaktan kaynaklı olsa gerek bu.
Fotoğrafın fotoğrafını çekmenin büyük bir saygısızlık olduğunu düşünmüşümdür ben her zaman için fakat bu o değil. Bu oraya gittiğiniz zaman galerinin dışında soğukta elinizde beyaz şarabınız olduğu zaman galerinin içi 2 saat sonra bomboş olup insanlar bir birini yeterli düzeyde gördükten sonra ortadan kaybolması ile geriye nasıl görüntü kalıyorun görseli.
Açıldı kapandı neyse, ben tekrar gideceğim detayları incelemek için. Zaten Lachapelle’in de dediği gibi konuşmasında, ” bu tip açılışlar çalışmaların izlenmesi için en uygun zaman değildir, sonra gitmekte daha faydalıdır.”
Sempozyuma gelecek olursak.
Sabahındaki müthiş yağmurun etkisi ile önce herkesin kafasında bir soru işareti olduğunu biliyorum. Bana da gelmedi değil bu soru işareti fakat sonrasında cep telefonuma gelen mesaj doğru yola geri soktu beni.
Konuşma Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde gerçekleşti. Organizasyon olarak oldukça başarısızdı diyebilirim. Nedenlerini açıklamak gerekirse de; kampüse girildiği zaman konferansın gerçekleşeceği bölgeye yönlenderen bilgiler yoktu ki auditorium’un başka bir binada olduğunu düşünürsek ciddi bir zaman kaybı bu, dil çevirisi konusunda ise Lachapelle’in 15dk boyunca konuşmasından sonra 7-8 dakikalık tercümanın özet geçmesi Lachapelle’in bazı noktalarda anlaşılmamasına neden oldu. Çevirinin iyi olup olmamasından bahsetmiyorum, belki de iyi bir tercümandı ama bu şekilde ilkel yöntemler ile bu olay olmaz ki bu tip derinlemesine olan anlatımları da kendi dilinden anlamak en sağlıklısıdır. Son olarak da konuşmanın zamanında başlamaması ve bununla beraber konuşma başladıktan sonra da kapıların açılıp kapanması ile ortaya çıkan gürültü.
Bu mevzular teknik mevzu biraz istersen düzeltirsin fakat ben şimdi istendiği zaman öyle hemen düzelmeyen daha acı ve daha derin bir mevzudan bahsedeceğim. Konuşma yaklaşık 4 saat sürdü. Bu 4 saatin her bir saati kendi içinde farklı konuları ele almıştı ve önemliydi de. Bu konuşmanın pek çok yerinde Lachapelle’in Mimar Sinan öğrencileri için ne kadar şanslı olduklarını, sanat okulunda okumanın ayrıcalıklarını söylemesine rağmen bu şanslı öğrencilerin yüzde 35′ine yakını ellerindeki şansı salondan çıkmakta, çıkıp girmekte, belli bir süre kendi aralarında konuşmakta geçirdi. Fazla bir yorum yapmayacağım üstüne, çok yazık bu insanlara.
Açılış konuşmasından sonra yerine geçen Lachapelle ilk izlenim olarak bir Hollywood yıldızı gibi göründü bana. Yani hiç konuşmasaydı oturduğu yerden, bir zamanlar basket oynamış sonra biraz spora devam etmiş sonra da Hollywood’a girmiş biri zannedebilirdim. Konuşmaya başladıktan sonra hiç bir kuşku bırakmadı kendisi olduğuna dair.
Önce sanat-toplum ilişkisinden bahsetti, kendi doğrularını anlattı, kariyer sürecinden bahsetti sonra da son eserleri hakkında kritikler ve *okumalar yaptı.
Oturma düzeni ve ortamın genel görünümü bu şekildeydi işte. Kırmızı şapkalı olan Lachapelle, sağındaki bayan çevirmen ( bazen de yorumcu oldu ), solundaki ise asistanı falan olabilir Lach’ın.
Nelerden bahsettiğini ele almayacağım burada, yeterince duyarlı olanlar zaten giderdi canlı canlı dinlemeye. Konuşmanın sonunda 4-5 tane soru aldı, ben de kendi sorumu sordum. Sadece bu soruyu ve cevabını belirtmek istiyorum.
Soru: Bir sanatçı olarak, kişi ürettiği çalışmaların arkasından onları takip edip bu çalışmaların toplumu ve insanları nasıl değiştirdiğine karşı duyarlı mı olmalı yoksa sanatçı sadece üretmek ile ilgilenmeli ve ürettiği çalışmadan sonra bunun insanları nasıl etkileyeceğini düşünmeden çalışmalarına devam mı etmeli ?
Cevap: Sanatçı çalışmalarını takip etmeli, onları izlemeli ve insanlardaki etkisinin farkına varmalıdır. Onlara dokunmalı, hissetmelidir. Bir galeride bir dergide veya sokakta onların peşini bırakmamalı, bununla beraber yol almalıdır.
Bu soru kendime yıllardır sorduğum ve yıllardır da farklı cevaplar aldığım bir soruydu. Bu sefer ise farklı bir cevap almadım.
İstanbul’a gelmiş en önemli sanatçılardan biri ile fotoğraf da çektirmenin verdiği sevinç ile bu haftaki programımızdan elveda arkadaşlar. ( çok bayık )
L
*okumalar: fotoğraf okumak kavramını belirtmiştir.
Aslına bakılırsa İran’dan yeni dönmüş olmamdan ötürü sıcağı sıcağına onun blog’unu yapmam gerekli gibi bir düşünce gelebilir akıllara fakat daha sindirmedim desem yeridir İran gezisini. Demlenmesini bekliyorum bu yüzden.
Bundan da fırsat bularak, bir başka demlenmeye bıraktığım ve altını kıstığım bir konuyu blog yaptım.
Contemporary Art 2010 – İstanbul. Geçtiğimiz haftasonu Lütfi Kırdar’da yapıldı. Etkileyiciydi açıkçası. Gerek Gelen insan profili ve havadaki o koku gerekse tanıtımları ile, dünyadaki Çağdaş Sanat’ı izlememiz için bize çok uygun bir ortam yaratmıştı. Bu tip etkinliklerde teknik işleyişe artık çok dikkat eder oldum, yapım aşamalarında bulunduğumdan ötürü. Bu başlığa da bir artı koyalım.
İçeri girmeden önce 2 haftalık yoğun-yorucu-etkili İran maceramın ağırlığı halen daha üzerimdeydi. O kadar az vaktim olmuştu ki, turlayacağımız galerilerin sırasını kapıda yaptık. Bu sırada İran’lı sanatçılar doğal olarak da önlerde yer aldılar tabi ki.
Bu durum vaziyet ile attık içeriye kendimizi…
Birileri ise erkenden dışarı atıyor gibi kendini. Bu saatte oradan çıkıyor olması için gerçekten güzel nedenleri olmuş olması lazım, yoksa çok şey kaçırmış sayabilirim kendisini.
Gençler gelen insanlar arasında en kalabalık grup olması çok güzel bir şey. İstanbul yıllardır aradığı gerçek kimliğini önümüzdeki 10-15 yılda tekrar bulacak. Tarihte olduğu gibi yani.
Kadının kafasında binlerce soru işareti görebiliyorum buradan bile. Çağdaş Sanat’ı sorgularken insan kendini de sorguluyor aslında. Çok derin veya çok yüzeysel olabilir bakıp da görülmeyen şey. Bu yüzden ne aradığını bilmeli izleyici.
Bir tek ben mi mantar görüyorum burada yani ? Hem de Şirinler’inkinden…
Bu ismi sevdim.
İşte kırılma noktalarımdan bir tanesi. Hong Kong’tan Michael Wolf. Yıllar önce keşfetmiştim bu adamı ve şuan en güzel eseri ile karşımda. Sol yukarıdakini söylemiyorum, yanlış anlamayın. İçinde kendini bulamadığın bir sistemden bahsediyorum, 3 boyutun 2 boyuta indirgenmiş hali.
Wolf için buraya doğru: http://www.photomichaelwolf.com/intro/index.html
Bir de Michael Comte vardı hemen yanında, fakat o başka bir mevzu.
Tasarım olarak da, sunum olarak da başarılıydı etkinlik alanı. Burası alt kat. Üst kattaki popüler çalışmaların ve itilmişliğin etkisi ile oldukça tenha olan yer.
Estetik.
Bu tip çalışmaların belli bir izleme mesafesi vardır. Fazla yaklaşmayacaksın, fazla da uzakta durmayacaksın izlerken. Yoksa birinde aradığını değil başka bir şey bulursun diğerinde ise ayrıntıları kaçırırsın. Nihayetinde bu bir endüstriyel tasarım değil. Sevmiştim bunu da.
Neydi ? Evet, 3.5 Milyon Lira’lık Kapılar bunlar.
“Güneşe Açılan Kapılar” Türk Sanatçı Ahmet Güneştekin’in eseri. Bu fiyatı oluşturma süreci ve kendi yorumlarını takip ettiğimde bana mantıklı gelmemişti bu fiyat durumu. Hatta sonrasında, eğer eser satılmazsa fuarda sonraki pazartesi günü fiyatını 5 Milyon Lira’ya çıkaracağını söylemişti, acaba satıldı mı ?
Eser olarak çok ihtişamlı ve özel bir eser. Çağdaş Sanat ile Klasik Sanat’ın karması niteliğinde benim için.
Tabii bu fiyat muhabbetinden sonra da yanımdaki Bay İnce, ” dur o zaman ben de yarın bir fotoğrafıma 4 Milyon Fiyat çekeyim, bakalım neler olacak ” demesini hatırladım bir den.
Yehova kısmı.
Ve o adam… Başka söze gerek var mı!
Mehrdad Afsari’nin bir İran’lının gözünden New York şehrinin görüntüsü. Orada bir kaç kangal sucuk da var. İran mevzusuna girmeyeceğim yok, o sonraki blog’da.
Reza Derakhshani’nin eseri.
Çağdaş Sanat ? Hayır bu değil bence, gayet de tarihin tozlu sayfalarından kalma-gelen bir şey bu. Osmanlı’nin ihtişamını ve gücünün ilham noktalarını anlayamayan avrupa medeniyeti, orta çağ’da da bu tip çalışmalar ortaya koyardı. Fakat bu ancak 17.yy’dan sonra etkisini arttırmaya başladı, II. Viyana Kuşatması ile beraber.
Bu anlamayı istememek ile alakalı bir durum. Onların aksine o zamanın oryantalist bütün tarihçileri Osmanlı Devlet yapısının iç yüzünü kaleme almıştır zaten. Ön yargılı avrupadaki tarihçiler ise içine giremediği Harem kültürünü ve devlet yapısını bu şekilde düşünmüştür. Bunlardan dolayı bu çalışmanın burada yer alması çok gereksizdi.
Basit ama etkili olan şeyler.
Gergin arkadaşlar bunlar. Bu fotoğrafın adı Gergin olsun.
İşte o fiyatı çekecek olan adam. Kolajıma alet ettim onu da.
Burası da çıktığımız merdiven. Ne de güzel çıkmıştık…
Sevgiler,
L


























