Bazen görmek istemeyiz.

Bazen de, ne görmek istediğimizi bilmeyiz.

No Comments »

Halen daha etkisindeyim sanırım. Dün gece İstanbul’a bir müzik grubu geldi. Fazla söz etmeye gerek yok denmeyecek cinsten bir grup. Sahip oldukları tarzları, yıllardan beri ortaya koydukları müziğin kalitesi, şarkılarında anlattıkları şeyler ile tam anlamında örnek bir grup.

Avrupa’daki bu tip butik denilecek cinsten, çok çok geniş kitlelere ulaşma hedefi olmayan, yaptıkları işlere paralel olarak kaliteli ve sadık bir dinleyici kitlesine sahip gruplara büyük saygı duyuyorum. Az ve öz.

” Dün gece nasıldı.. ? ” Konsere gittiğimi bilen bir kaç arkadaşımın bu tip sorularına verdiğim cevap, ” performansın stüdyo kaydı yapılmış olsa, ortaya yeni bir albüm çıkardı! ” idi. Bu kadar mı kusursuz bir canlı performans olur, bu kadar güzel bir sunum.. Seyirciler ile olan diyalogları ve “playlist”‘ in kusursuz sırası, giydikleri kıyafetler ve ortam.. Seyirciler de tamamıyla niçin orada olduklarının bilincinde gibiydi.

Bir şey daha belirtmekte fayda var, İKSV’nin Salon adlı mekanı müthiş. Tam olarak konsept ve çok kalabalık olmayan konserler için müthiş samimi bir mekan. Amerika’da bu tip mekanlar vardır. Canlı performans ortaya koyarlar ve az sayıda çok sadık dinleyiciler gelir. Çok da popüler gruplar çıkar hatta buralara. Bizim türk grupları ise her bir şeyi abartmaya bayılıyor. Rock’n Coke da bile rapçi çıkardılar, daha ne olsun!

Neyse konumuzdan şaşmadan tekrar dün geceye dönüyoruz ve Hooverphonic‘in canlı performansından, benim amatör iPhone telefonum ile yaptığım video kayıtlarına kalanları sizlere sunuyorum..

Albümlerini bulun, indirin bir yerden. Yoksa çok şey kaçırmış olacaksınız!

Pazar Chill-Out’da görüşürüz.

L

No Comments »

Bu yazı 21 Ocak 2011 tarihinde dipnot.tv adresinde yayınlanmıştır.

İnsanın içinde var olan merak duygusu, ona, göreceli olarak bile yapılması pek mantıklı gelmeyen şeylerin peşinden gitmesi için gereken cesareti vermiştir her zaman. 15.yy’da eski dünyanın insanları bile bu his ile, dünyanın geri kalanını buldukları için tarihin seyrini değiştirmişlerdir.

Bir yerden başka bir yere gitmenin eski zamanlara göre çok daha kolay olduğu bu günlerde, teknoloji ile beraber gelen ve sadece amaca yönelik olan ulaşım imkanlarının tercihi çoğunluğu temsil etmektedir. Yine de eskiden beri “ yolculuğun “ kendisinin gidilecek yere varılmadan önceki duyguları olgunlaştırdığına inanan insanların olduğu bilinen bir gerçektir. Ben de, kendimi bu gerçeğin bir parçası olarak hissetmemin hayata geçişi olarak 72 saatlik bir tren yolculuğu ile İran’a gittim.

Haydarpaşa’dan kalkan ve Tahran’da son bulan Trans-Asia’nın gardaki bekleyişi.

72 saat düşünüldüğü zaman, ilk olarak uyuma saatleri aradan çıkarılıyor, yemek saatleri ve diğer bütün teknik zaman dilimleri de çıkarıldığı zaman geriye yine de oldukça uzun saatler kalıyor. Bu saatler ile olan buluşma hem bir tedirginlik hem de bir heyecan yaratıyor.

Gece yarısı Haydarpaşa Garı’ndan ayrılan tren öğlen Ankara garına varıyor.

Yataklar rahat, trenin raylar üzerinden akıp giderkenki periyodik sallanışı ve çıkardığı sesler insana uykuya dalması için güzel bir ortam sunuyor. Tünellere girdikçe değişen hava basıncının kulaklardaki etkisi ve gözlerimi kapadığım zamanki trenin hangi yöne gittiğini algılayamıyor oluşum daha önce yaşamadığım deneyimler için bir başlangıç işareti olduğunu fark ediyorum.

Ankara garında trene dahil olan Türkiye’de yaşayan İran Azerisi öğrenciler ile tekrar Anadolu’nun içlerine olan yolculuk devam ediyor.

Ülkemiz geçmişinde ise, tren ile yolculuklar genç cumhuriyet dönemlerinde, Osmanlı’nın son zamanlarında yapılan raylar üzerinden gerçekleşmiştir. Bundan yüz yıl önce trenin ne kadar önemli bir ulaşım aracı olduğunu anlamak için, o zamanlarda yapılan tren istasyonlarının şehirlerin en önemli noktalarında konuçlanmasından anlayabiliriz.

Günümüzde ise zaten fazla seyahat etmeyen türk toplumu için tren yolculukları sadece amaca yönelik bir kullanımı temsil etmektedir.

Anadolu’nun içlerinden geçiş anındaki bir manzara.

Yolculuğun son 36 saatine girdikçe trendeki İran’lı sayısı da artmaya başlıyor. Yıllarca merak ettiğim bu insanların içlerinde olmak ve onları gözlemlemek heyecan verici geliyor. Kurban Bayramı tatilinin de etkisi yadsınamaz tabii ki bu İranlı’ların trene binişinde.

Avrupa standartlarında olan türk treninin koridoru.

Trans-Asia hattındaki tren gayet konforlu, restaurantında çok fazla çeşit olmasa da yemekler tatmin edici. Alkol satışı da serbest. Teknik ekip de güler yüzlü gayet. Çalışanlar ile de tam bir hancı-yolcu ilişkisi söz konusu. O trende herkesin kendi rolünü oynadığını bildikleri için, onlar da üstlerine düşen rolü oynuyorlar.

Yolculuk sırasında bu tip manzaralar ile öncesinde düşlediğim “ ilham perileri diyarında “ olduğumu anlıyorum. Bir fark ediş bile diyebilirim buna.

Bu tip uzun tren yolculuklarındaki en belirgin olaylardan biri de, herhangi bir istasyon olmamasına rağmen birden trenin duruveriyor olmasıdır. Bir süre sonra anlıyorum ki bu durum başka bir trenin yan tarafımızdaki ikiye ayrılan kısımdan geçecek olması. Yukarıdaki fotoğraf da o an da çekilmiş bir karedir.

Muş civarlarında bir Anadolu köy okulu.


Tatvan’da Van Gölü’nü geçecek olan trenli vapura geçiş.

Yolculuğun türk trenleri kısmını bitirdikten sonra iran trenlerine geçiş yapmak için bu, içinde tren vagonları bulunan vapura biniyorum. Değişiklik sadece trenlerde olmuyor ve vapura bindikten sonra İran’lı kadınlar da bir takım kılık kıyafet değişikliğine giriyorlar. Alkollerin son yudumları da hızlıca bitiriliyor ve artık İran sistemine geçiş için her şey hazır.

İran treninin koridorundan bir görüntü.

Gece yarısı İran trenine bindikten sonra, sınırdan geçiş işlemleri için o dondurucu havada sıcacık yataklarımızdan çıkıyoruz. Eksi dereceleri gören hava sıcaklığında bir sınır karakolunda geçiş işlemlerimizi yaptıktan sonra da, o kendisine has atmosfere sahip olan İran trenindeki soğumaya bıraktığımız yataklarımıza dönüyoruz.

İran treni etkiliyor beni. Sanki nostaljik bir gezintiye geçiş yapıyoruz. Vagonların daha eski bir üretime sahip olduğunu düşünmeme rağmen, türk trenindeki kadar konforlu ve rahat bir yapıya sahip olması şaşırtıyor beni.

İran’daki ilk sabahımda Tebriz Tren İstasyonu’nu incelemek için içeri giriyorum. İlk dikkatimi çeken şey, çalışanlar arasında kadınların sayısı ve garın mimarisi. Gardan çıkınca ise, yolculuk boyunca sohbet ettiğim İran’lı bir bayanın beni görünce tanımamazlıktan gelişi içimdeki merak duygusunu daha da ateşliyor.

Bu şaşkınlık ile beraber tekrar, tamamen kendine has bir teknolojik gelişime sahip, farklı kuralların işlediği, kompartmanlarında yolcuların ayakkabılarını çıkarıp oturduğu ve resmi çalışanların asla kravat takmadığı iran trenime biniyorum.

Kendine has güzellik anlayışı ile oluşturulmuş iran treninin restaurantı. Perdeler ve yerdeki halı göze çarpıyor ilk seferde.


Gece yarısı Tahran’a varacak olan trenden son gün batımı.

72 saat içinde hayallerimi, farklı insan hallerini, gitmek olgusunun bir yansımasını ve hepsinden de öte kendimi daha önce görmediğim şekilde inceleme fırsatım oldu. Bir hüzün ile ayrıldığımı söyleyebilirim bu trenden. Bu sebepten ötürü de kendi iç dünyasına yolculuk yapmayı düşünen insanlar için en yakın zamanda Haydarpaşa’ya gidip en uzak yere bir tren bileti almalarını öneriyorum.

Tahran’da trenden indiğimdeki kafamdan geçen bütün bu düşünceleri, iki hafta boyunca İran’ın içlerine yapacağım ve geceler boyunca sürecek olan diğer tren yolculuklarını bilmeden hissetmiş olmam ise büyük bir gerçeklik olduğunu söylemeliyim. İran’ı anlatan devam yazısında görüşmek üzere…

dip not: daha fazla fotoğraf için http://www.flickr.com/photos/leventkopuz/sets/72157625675407374/

No Comments »

Kraliyet Düğünü de bitti sonunda. Tam bir emperyalizm ve şan, şöhret gösterisiydi. Bir de Londra Piskopos’u bıdır bıdır nutuk verdi de, bakınca İngiliz toplumuna, ciddi bir vakit kaybıydı konuşması.. Neyse bunlar farklı mevzular..

Hatırladığım kadarı ile şimdiye kadar yazdığım en hızlı blog oldu bu. Normalde fotoğraflar hazırlanır ve 2, 3 gün demlenmesi beklenir. Alt metin zihinde oturur, düşünceler sadeleştirilir en sonunda da sunum gerçekleşir.

Bu sefer böyle olmadı, son 1.5 saat içinde başladım fotoğrafı düzenlemeye ve şimdi de yayınlıyorum.

Mevsimlerin de yerinin değiştiği bu zamanlarda, sabah uyandığında insanın sıcak olmasa da güneşe yüzünü dönmesi.. odanın sıcaklığı ile güneşin göz kamaştırıcılığı arasında tekrar kısa bir uykuya dalış ve arkasından gelen uyanış.. Didem’in uyanışı..

İhtiyacımız olan şeyin ta kendisi…

L

No Comments »