Author Archives: levent kopuz

Gündelik Kareler

Bu yazı da, bir önceki yazı gibi analog fotoğraflar içeren bir yazı oldu.

Her geçen gün, analog kameralar ile fotoğraf çekenlerin sayısı artıyor ve bu durumun yükselen yıkama/tarama/baskı fiyatlarına rağmen azalmadığını da söyleyebilirim.

Peki bu iyi bir şey mi ? Asıl mesele bu bence fakat bu blog’un konusu bunu tartışmak değil.

Hep söylediğim gibi, daha kolay tüketimlik daha öz fakat ilham veren bir blog yapma hedefim var son 6 yıldır.. Buradaki fotoğrafların %90′ı anlık-belgesel görüntülerdir.

Neyse, ufak bir teknik bilgi olarak Nikon F3 – Nikkor 35/1.4 ve KODAK GC 400 film ile çekildi aşağıdaki kareler. Bazıları teknik olmadan fotoğrafın var olmayacağına inanıyor ya, bu bilgi de olsun o halde.

Taksim’de bir apartmanın merdivenleri. Yalnızlık hissi hakim geliyor bana fotoğrafta. Fakat deklanşöre bakarken sadece grafik olarak düşünmüştüm.

Bu tip karelerde, yalnızlık hissi o hissi bu hissi kadrajdaki sahneyi mekandan koparıp fotoğrafa koyduğun zaman oluşuverir. Yoksa, bir adım ötede yığınla insan da olabilir merdivenlerin.

Fotoğraf yanıltır.

Pecha Kucha olayından. Hollandalı’ların istilasına uğramıştı. Güzel de oldu. İstanbul’da böyle şeylerin yapılması da hoş bir şey.

Backstage fotoğrafları çeke çeke artık asıl konuya odaklanmanın yanında mutlaka yan etkenleri de fotoğrafa alır oldum. Buradaki gibi.

Pecha Kucha’da sunumlara başlamadan önce, biz ortalıkta dolanırken bir camın arkasında bu ikisi de bir şeyler üzerine çalışıyordu.

Üst taraftaki çubuk ışık yansımalar hoş. Bir de fotoğraf yamuk biraz. Terazi ayarım kaçmış inceden.

Bu yazıda pek teknik mevzulara girmeyecektim fakat bunu söylemem gerekli; bu KODAK GC 400 sarı renkleri pek doğru vermiyor. Yeşildi, maviydi falan pek başarılı.

Burası Ara Kafe.

Öğrendiğimiz insan hareketleri uyarınca da, adamın bir şeyler içtiğini anlıyoruz. Ortamı kafeden çıkarıp, hastane yapsaydık ve ortamın rengini de daha mavi yapsaydık, adam bir şeyler içiyor olmayacaktı -içiyor olsa bile-.

Fotoğraf yanıltır.

Fashion Week denen mevzudan bu da. Podyuma çıkmadan önce yapılan provadan bir kare.

Fashion Week bitti gitti, herkes yazacağını yazdı benim fotoğraflarım halen bitmedi. Nasıl bir üretim olayına giriyorsam orada artık.. Utanmasam bütün yıl buradan görsel çıkaracam ortaya.

Ama yok, yakında fotoğraf değil de bir inceleme yazısı yazabilirim bu Fashion Week için. Moda/Trend ile falan alakalı değil tabii ki; 3 sene boyunca edindiğim sosyolojik çıkarımlar ile alakalı..

Sarı renk çatlıyor demiştim ben.

Podyum şov’undan. Pek ilgili davetliler..

Kulis’te bir model.

Sahneye, ışıklara, insanlara ve kameralara çıkmadan bir adım öncesi. Defilelerin en çok ilgimi çeken parçası da bu çıkış anlarıdır.

Müthiş bir geçiş görünür modeller üzerinde. Hatta öz kişiliklerden numuneler bile ortaya çıkar bu bahsettiğim yerde.

Sahrayıcedit taraflarında bir otobüste yaşlı bir teyze.

Pozlamada sıkıntı var. Bende de sıkıntı vardı o anda ama.

Caddebostan basket sahaları.

İstanbul’un daha yaşanası tarafları.

Tespih.

Bizim bu taksilerin sarı oluşu ile New York’taki taksilerin sarı oluşu arasında bir bağlantı var gibi geliyor bana. Oradaki Limuzin Taksileri saymıyorum tabii ki.

Gittiğim pek çok ülkede başka sarı taksi görmedim diyebilirim.

Originals Street Party’nin sisli girişi.

Sağ ve sol taraftaki siyah bantlar sanırım film ile alakalı bir durum. Orada öyle bir şey yoktu yani aslında.

Bu fotoğraf bana, dağdaki köye sis basmadan bir an öncesindeki insanların normal davranışlarını anımsatıyor.

Originals Street Party’deki Fate’nin performansı.

Daha çok yolun başında olmalarına rağmen, sahnedeki duruşları ve seyirci ile etkileşimleri güzeldi. Ses çıkarır bu grup ileride!

Originals Street Party’den genel bir görüntü.


Bunu sevmiştim. Çekmeden önce de, çektikten sonra da.

Multitap ve sahnede Selim Siyami!

Once Müzik Event’ini dijital ile ticari olarak çektikten sonra, hiç bir ticarı kaygı olmadan analog ile bu sahneyi çekmek iyi gelmişti bana.

Fotoğrafta bazen kavramlar arasına sıkıştığın zaman, bir nefes almak veya düşünmek için zaman yaratmak için her zaman yapageldiğin şeylere farklı açılardan yaklaşmak işe yarıyor.

Teknoloji de çok kullanışlı avantajlar sağlıyor bize hem.

Netlik kaçmış! Ama sıkıntı yok bence.

Bir akşam üstü Eminönü’nden, çok alakasız bir yere giden bir otobüs. Grafiğini sevmiştim yine bu fotoğrafın. Hissettirdiği şeyler bende sonradan geliyor.

90′lar havası var sanki biraz. Neden geriye dönük işler yapma peşindeyiz ki aslında..

Belki de, elimizde olmadan kaçırdığımız o daha ¨doğal¨ dönemlere bir özlem veya bir atıfta bulunmak insani doğamızla daha çok uyuşan bir durumdur..

2012′de, ¨bu fotoğraf da 90′larda çekilmiş olabilir¨ diyorsak eğer, yine aynı noktaya çıkıyor mevzu; fotoğraf yanıltır.

Pazar’a kadar da yağmur varmış; hadi yine iyiyiz!

L

Analog Fotoğraf Konuşmaları

Biraz teknik bir yazı olacak diyebilirim bu blog için. Tutup da kendi fotoğraflarım üstünden, ¨doğru komposizyon budur¨diyecek değilim yine de.

İstanbul dolaylarında çekildi kareler.

Bir süredir kamera dolabının arkalarında, 18′e alınıp kulübeden çıkamayan yıldız oyuncu gibi bekleyen Nikon F3′e efsane lens Nikkor 35/1.4 takıldı ve film olarak da içine ilk defa kullandığım KODAK GC 400 taktım.

Bu 3′lü kombinasyondan çıkan sonuçlar da aşağıda işte.

Fotoğraflarda sıfır PS edit var bu arada.

Fotoğrafların pek çoğunun diyaframı 1.4 veya 2 civarında.

Burada 1.4′idi. IKSV’nin oralarda bir yer. Bu eski Nikkor lenslerin blur dokusu çok karakteristik.

Bu kare aslında, ilk defa kullanmaya başladığım KODAK GC 400 filmi bana oldukça sevdiren ve ısındıran bir kare oldu.

Aslında oldukça karanlık bir ortamdı burası. W Istanbul’un lobisi ve 1/8 civarıydı enstantene. Noise ( kumlanma ) yok denecek az, hem de 1/8′de.

Keskinlik kaybı da gayet yerinde.

Yine W Istanbul’dan.

Analog tadını az ışıkta çok iyi veriyor bu film. İlk filmden aldığım izlenimler arasında; bu lens ile bu filmin kimyasal yapısı iyi bir uyuşma içerisinde diyebilirim.

1/4.

Burada, Kodak’ın sarı tonlarına kayan ışık ısı dengesi ortaya çıkıyor. f/1.4.

Diyafram kısık burada. 5.6 civarında olsa gerek. Çok da kısık değil fakat ağaç yapraklarının ve çocuğun ayakkabılarının keskinliği yine de başarılı.

Direk lens’ten içeri giren çok güçlü bir gün batımı ışığından bile ghost ( lens lekesi ) oluşturmuyor bu Nikkor 35/1.4. Daha ne olsun.

Canon 50/1.0 bile ghost verirdi bu ışıkta.

KODAK GC 400. filminin beni şaşırtan bir yanı da burada çıkıyor ortaya. Fujifilm gibi davranıp Kodak, yeşil tonları daha parlak hale getiriyor.

Yani, Kodak, Fujifilm gibi davranış göstermiş burada. Garip.

f/1.4 yine.

Burada ise, çok ortalarda bir renk var. Daha soluk fakat mekan aslında bu kadar soluk renklere sahip değil.

Profesyonel bir film değil bu KODAK GC 400. Bu durum belli oluyor burada.

Yine aynı şekilde, yeşil – mavi tonlardaki kaymalar sol arka kısımda kendini gösteriyor.

Pek de analiz yapılacak bir fotoğraf değil ama Röyksopp olduğu için koydum buraya. Geçenlerde URBAN FEST’e geldiler de.

Bayat film etkisi. Kötü bir fotoğraf ama renklerin arada kalışını iyi gösteriyor.

Az ışıkta 4000K civarlarında doğru ısıyı yakalarken film, 4800K civarlarında daha pastel hale getiriyor renkleri.

Gündüz fotoğrafı. f/8. Bütün renkler tas tamam.

Gülümseyen kişi de, Bennu Gerede. Güzel bir kişilik..

Tatlı bir sinematik etki bırakmış gibi. Işık dengesi çok muazzam. Bir kaç fotoğraf sonra daha belirgin olacak bu durum.

Biraz fazla pozlanmış bir kare. 35mm’nin perspektifi çok ideal gerçekten.

Bu fotoğrafta da, film – lens – kamera üçgeninin çok başarılı bir çalışma örneği.

Bu kare çok zordu aslında. Ters ışık çok kuvvetli ve ışık denge aralığı çok yüksekti.

Yine de doğru renkler ve doğru ışık miktarı var fotoğrafta. Hatta normalden de daha iyi.

Nikon F3, Nikkor 35/1.4 ile gerçekten çoşuyor arkadaş.

Fotoğraf da Evlilik Fuarı Katalog çekimleri Backstage’inden.

Yine o bayat etki.

Netleyememişim ya la.

Normalde böyle bir fotoğrafı analog kamerada çekince, boydan boya bir ghost olur. Normalde olur da, iyi bir Nikkor lens ile keeerler..

Son fotoğraf, son sahne..

Özetle, bu KODAK GC 400 profesyonel bir film olmamasına rağmen, gayet başarılı sonuçlar veriyor pek çok ışık ortamlarında.

Tabii, beraberinde kullanılan lens ve kamera da oldukça önemli.

Nikkor lensler çok iyi şeyler.

Fotoğrafların içeriklerine laf atamadım da diğer filmleri bitirince artık yazarız bir şeyler.

Feyz almışsınızdır, ilham vermiştir bir nebze de olsa umarım bu kareler.

Sonbahar da iyi geldi çaktırmadan.

Sevgiler,

L

Marmaris’te Balık Gözü

Rap seven arkadaşlara öneri ile başlamak istiyorum önce; iTunes – Radio’lar arasında Rap kısmında SKY.FM var. İyi çalıyor. Yeni keşfettim.

Neyse, bu yazımızın olayı Balık Gözü. Hani bu, Instagram’dan Lomo’lara, ya da saçma sapan lens üzerine takılan oyuncaklara, her yere kadar artık karşımıza çıkan yastık etkisi denilen perspektife sahip lensler.

Geçenlerde çekim için 2 günlüğüne Marmaris’e gitmiştim. Yanımdaki kameraların bir tanesinde de bu lens takılıydı. Çekimden önce Marmaris’te Volkan ile biraz turlayalım dedik ve aşağıdaki fotoğraflar çıktı.

Bir de Marmaris hakkında izlenimler.

Otel odasında kamera ve ekipman son kontrolleri yaparken. Halı çok alakasız değil mi..

Otel odasından dışarısı. Bu arada bu lens Sigma 15/2.8. Merak edenlere detayları da burada: http://www.sigmaphoto.com/shop/15mm-f28-ex-dg-diagonal-fisheye-sigma

Otelden çıkıp sahilden yürüyüşe başladıktan 15dk sonrası. Bu saatlerde klasik bir şekilde Marmaris’te de, insanlar sahilden yok oluyorlar. İşin garibi, gün boyu hiç insan gelmemiş gibi kumsala.
Neyse devam..
Bizim ülkemizin turistik anlamda en başarısız olduğu başka bir konu da bu; Kartpostallar. Hiç bir niteliği olmayan hatta çoğusu saçma sapan içeriklere sahip, insanı heyecanlandırmayan görseller yığını. Geçen Mart ayında yine Kaş’taydı sanırım, çıplak 2 hatun vardı kartpostal’da. Sanki ülkeye gelene, bu hatunları veriyoruz pasaport kontrolünde.
Kartpostal’da ne gerek var; buradalar işte. Kaldırımda direk.
Yıllar önce boyle bir yelkenli ile yine buradan denize açılmıştım-tık. Fethiye’ye kadar. Güzel kafalar denize açılmak.
Marmaris çok düzenli bir yer. Bodrum’a veya Kaş’a göre özellikle.
Külahlar Balık Gözü’nden, göze girecek gibi.
Bu yazıdaki bütün fotoğraflar bu balık gözü ile çekildi ama bazılarında bu etki çok az hissediliyor değil mi. Çünkü teknoloji ile beraber, doğru açıda tutarsan lensi, hissettirmeden sadece ufak bir yastık etkisi veriyor lens. Bu da, doğru konuya doğru açı ile yaklaşırsan, yerine konulmayacak bir iş yapmana olanak veriyor.
Marmaris, Barlar Sokağı’nın bir üst paralel sokağı. Sağdaki bina çok tatlı. Bizim Ege Kıyıları çok başarılı da, çok daha bilinçli yönetilmesi ve yaşatılması lazım. Bunu açıkça hissetmek hoş değil her seferinde.
Düzenli liman.
Barlar Sokağı. Daha gece değil. Gece yüzlerce insan vardı; özellikle de İngiliz ve Hollanda’lı.
Buraya gidince insan daha iyi anlıyor haberlerdeki, ¨İngiliz turist Türk barmene aşık oldu!¨ başlıklarını.
Gece hayatı epey hareketli, Bodrum’dan daha hareketli hatta. Alanya’yı bilemicem, hiç gitmedim. Gitmem de kolay kolay.
Fakat buranın ruhu yok. Bodrum’un ruhu var.
Otel’e giden dolmuş. ( Lens başarılı değil mi ? )
Otel’e gitmeyen bisiklet.
Asansörde iki genç; Levent ve Volkan. Bu arada Volkan yeni produksiyon ekibimizin (Lights-Up) video işlerinden sorumlu kişisi.
Benim blog’larımda ikiye ayrılan bir durum var, kısaca şöyle: pek çoğu fotoğraf tabanlı olup alt metinlerin görseli tamamladığı blog’lar, azınlığı da: fotoğrafın altmetin ihtiyacı olmadığı blog’lar. Yani her türlü, fotoğrafın hayat verdiği şeyler buradaki şeyler. Diğer blog’lar ile karıştırmayın yani!
Haydi iyi Pazarlar !!

İstanbul’dan bir Madonna Geçti

.

Belki Şehir’e Madonna gelir dedik, kadın geldi. MDNA Tour kapsamında Tel Aviv ve Abu Dhabi’den sonra Avrupa ayağının ilk şehri olan, İstanbul’daydı. Anonsu da yaptıktan sonra geyiği bırakalım ve olaya girelim.

98 yılında Frozen şarkısı, daha doğrusu ile klibi ile 12 yaşındayken bilgi dağarcığıma giren bu kadın, bilmem kaç yıl aradan sonra İstanbul’a kadar gelmiş. Biz de, ¨gitmesek bir şeyler eksik kalmaz ama yine de görmek de fayda var¨ diyerek yerimizi hazırladık.

Yıllarca Winamp’da daha sonra iTunes’a terfi edince de burada, aralarda Discman’de daha sonraları iPod’da hep playlist’de yer alan bu kadını canlı izleyecek olmak, hem biraz heyecan hem de ¨zihnimdeki yerini zedeler mi..¨ endişesi yaratıyordu. Ki, hem yarattı hem de yaratmadı diyebilirim.

Biletin üstünde yazan başlangıç saatinin değişmesi belki de tek teknik prodüksiyon hatasıydı diyebilirim. 20.00′da başlayacakken konser, bildiğin 22.30′da başladı. Ki bence bu zaten böyleydi, sadece heyecanı arttırmak için yapılmış bir hareket de olabilir. Çünkü bitirdiğinde tam 90 dakika yani 23:59 idi saat.

Bugünü, tadın diyebilecek şekilde bir fotoğraf yayını yaparak Instagram’da paylaşmak istemiştim en başta. Aşağıdaki ilk fotoğrafı çektikten sonra, metro ve TT Arena bölgesinde Turkcell 3G çalışmadığı için fotoğrafları bu şekilde paylaşmak daha akıllıca olacak dedim. Bir de, yazının sonunda konserin başlangıç şovu ile başlangıç parçası GIRL GONE WILD var.

Evden çıktıktan sonra otobüs durağında.

Mecidiyeköy’den Metro’ya bindikten sonra. Gereksiz sanatsal ama olsun kafası var.

Sanayi – Seyrantepe durağında indikten sonra, tahmin edemediğim bir şekilde gerçek olan Madonna’ya giden insanların kalabalığı.

Bu da kalabalığın vagonların içindeki hali. Bildiğin izlemeye gidiyoruz yani.

Metro’dan çıkış her hangi bir futbol maçı gibiydi. Sıkıntı olmadı. 3 tane turnike vardı ve ilk ikisinden sadece bileti gösterip geçiyordun. Bir şekilde gereksiz kalabalığı önlemek için olsa gerek bu. Son turnikeden ( binaya girerken ) ise biletini cihaza okutup Arena’nın içine giriyordun.

Metro’dan çıkıp sahneyi görmeden önceki son saniyeleri tükettiğim bu kapıyı görene kadar yaklaşık 7dk falan geçmişti Gayet başarılı bir süre.

Ve sahnenin göründüğü ilk an. Yerim fena değildi. Hem konseri hem de atmosferi izleyebilecek noktada ve mesafede.

Saat henüz 20.30 toplam alanın yarısı dolu henüz.

Saat 21:15 ve halen daha oturma yerlerinde boşluklar var. Bu fotoğraftan sonra dedim, ¨bu kadın bu stat dolana kadar sahneye çıkmaz, bu da böyle giderse 3 saati bulur¨..

Bunu dedim sonra bir arkadaşımın yanına çıktım dışarıya. 10dk sonra döndüm ve…

Manzara buydu! 10dk içinde 15bin kişi daha giriş yapmış gibiydi içeriye.

Hava da kararmaya başladı tabii bu sırada 22:00 gibi oldu saatler.

İnsanlardan tepki niteliğinde alkışlar yükseliyor. Ama inançlarında zerre değişiklik yok.

Ve Madonna sahnede.. Fotoğraf biraz flu fakat aşağıdaki video görsel açıdan daha tatmin olacaktır diye düşünüyorum zaten. Nasılsa anlatmak istediğim etkiyi yaratıyor bu fotoğraf.

Bu şekilde yaklaşık 90dk’lık bir şov izledik diyebilirim. Hatta Opera bir çeşit.

Neler vardı diye kısa maddeler halinde yazsam 90dk boyunca;

- Çok fena MTV satış taktiği.

- Mükemmel bir koreografi.

- Pek çok noktada subliminal mesajlar. ( Her Şeyi Gören Gözler fln.)

- Sadık izleyiciler. ( Özellikle sahaiçi’nde olanlar. )

- Kusursuz bir şov. ( Işık, sahne tasarım, kamera açılarına kadar.. )

- Dünya starına yakışır bir bitiriş. ( Bis’in B’sini bile yapmadı. Çat diye ¨Thank you!¨ dedi ve indi sahneden.)

- Nabıza göre şerbet vermek. ( Tam bitiriş anında, dansçılarından biri de güzel bir Türk Bayrağı açtı.)

Bu maddeler ilk aklıma gelen şeyler. Daha detaylı yazılar elbet yazılır ama ben yine, tadında ve daha çok etkileşime geçiren bir yazı yazmak istedim.

Bu konserin bende hissettirdiği şey ise şuydu: Bu Madonna’nın olayı artık şarkıcı veya dünya star’ı olmak falan değil. Kadın müziğin üstünde bir şeyler yapıyor. Dinlerin de üstünde bir inanç biçimi icra etmek gibi. Sanki, tanrıça gibi hissediyordu kendini sahnede. Seçtiği parçalar olsun, sahnede dönen video’lar olsun, eğlendiren müzikten çok uzak çok daha derin ve mistik anlamlar içeriyordu.

Ki zaten, pek çok yerde, dinsel çağrışımlar yapan ve toplumsal olayları eleştiren kısımlar vardı konserde. O yüzden belki de zıngır zıngır dans etmedik ama gerçekten ¨bir şeyler¨ anlatan bir şov izledik.

Sonuçta bu kadın, bir şeyler anlatıyor neticede..

A, bir de, bu kadını yine sevdim canlı canlı ama çok fazla Playback yapıyor arkadaş. Yok artık dedirtecek cinsten. Şov yapmaktan, dans etmekten şarkı söylemeye fırsat kalmıyor bazı yerlerde. O yüzden iki tane şarkıyı akustik söyledi. Hele ki, Like A Virgin parçasını piyano akustik söyledi ya.. Güzeldi bak bu..

Olay budur, Madonna geldi geçti. Daha 83 yerde -evet 83 yerde- daha bu tip konser yapacak bütün dünyada. Bu yüzden zaten Dünya Turu diyorlar buna.

Ve sıra geldi Konserin Açılış Video’suna.

İzleyin bakalım şov nasıl olurmuş;

Haaadi..

( ya yine sabah olmuş amk 04:32 )

Likya Yolu’nda 2 Genç

Artık başlayabiliriz.

Bu yazı biraz uzun oldu fakat pek çok yabancı ülke için uzun gezi blog’ları yazıp da, ülkem için yazmamış olmam bir eksikti zaten. Gidermiş olduk bir nebze bu şekilde. 15dk falan alır okurken.

Yazıya başlamadan önce bu şarkıyı bir yandan açmanız tavsiye edilir; http://www.youtube.com/watch?v=q0bn-G6lnHA

Bu yazının olayı Likya Yolu. Kısa özetlemek gerekirse; Likya Yolu Fethiye’den başlayan ve Antalya’da sona eren, eski Likya Uygarlığı’ndan kalma ve zamanında Pers İmparatorluğu’ndan kaçmak için kullanılan 500km’lik bir güzergahmış. Şimdi ise dünyanın en önemli yürüyüş parkularından biri. Yılda 10bin kadar yabancı turist bu yolu yürüyor. Biz de yaklaşık 100km’sini yürüyebildik. Yürüyebildik diyorum çünkü mevzular biraz değişti yolda. Bazen kamp kurduk bazen de kuramadık. Fakat çok farklı kafalar yaşadık, evet.

Bu yolculukta, Fethiye – Ölüdeniz – Kelebekler teğet – Kabak Koyu – Patara – Yeşilköy teğet – Kalkan teğet – Kaş – Üçağız – Kekova – Kale – Myra – Olimpos ve Antalya noktalarından geçtik.

Bu yolculuğun bir de video’su gelecek yakında. Şu anda kurgu – montaj masasında kendileri.

Ve başlıyoruz fotoğrafalara..

Ölüdeniz’den ilk yürümeye başladıktan bir kaç saat sonra, ilk fotoğraflanmaya değer şey; ağaç.

Kabak Koyu’na giriş.

Kabak sahili.

Daha yaz sezonu öncesi olduğu için, masalar masaların üzerinde.

Sezon hazırlıkları yapan ve şansımıza açık olan bizim kaldığımız kamp tesisi; Shanti Garden. Pek güzel yer. Sezonda daha da güzeldir hatta.

Akşam yemeklerinin yendiği ve soğukta ısınılan yer. Kuzine de pişiyor yemekler ve çaylar.

Elif ve Eda. Oradalardı biz geldiğimizde.

Sonraki sabah Kabak Koyu. Bu evler yeniymiş.

Kabak sahil.

Bizim çadır da böyle bir şeydi işte.

Bu yolculukta öğrendiğim şeylerden biri de, köpekler ile anlaşmak. Kaldığımız kamp alanına ait anne oğul. Birinin adı Beyaz’dı. Diğerini unuttum.

Kabak’ta bir rota değişikliği. Rota üzerinde bazı yerlerde sezon kapalı olduğu için kamp alanları da kapalıymış. Bu yüzden atladığımız yerler de oldu.

Sonraki durak Patara.

Aracın bizi bıraktığı yer. Patara’ya daha var 4km. Önümde duran yükler de bize ait.

Yol tarif eden taksici amca. Çok iyilik severdi. Sohbeti de çok tatlı. Bizim erken geldiğimizden bahsediyordu burada sanırım. Nisan ortasında başlıyormuş genelde Likya Yolu yürüme mevzuları.

Patara köyüne doğru.. Seralar.

Bu sefer yoldan yürüyoruz. Fotoğrafın sonunda tepeler var ya, işte orayı aşıp bir bu kadar daha gideceğiz.

Yarısı bitti yolun. Bu da Toni. Geceleri soğuk, gündüzleri de sıcak olunca palto böyle ilginç bir hal aldı.

Sera.

Patara’ya vardık. Sweeney Tood kafası.

1 gece kaldık Patara’da ve oradan da ayrıldık.

Bu fotoğraf da sevgili arkadaşım Yaşar’a gelsin..

Patara, Likya Uygarlığı’nın büyük şehirlerinden biriymiş. Likya da, Roma İmparatorluğu’nun büyük eyaletlerinden biriymiş. Roma da, o zamanlar yani 500′lü yıllarda bilinen dünyanın en büyük devletiymiş. Dünya da…

Antik şehirde bir inek.

Patara kalıntıları.

Şehrin girişindeki takı.

Bu ağaçlar da ne alaka anlamadım ama güzel duruyordu tam antik şehrin kuzeyinde.

Antik şehirde bir traktör.

Antik şehirde taşları yiyen bir inek.

Antik tiyatro. Bu tiyatrolar efsane. Tiyatronun bilmem neresine otur ve yanındaki biri ile konuşuyor gibi bir şeyler söyle, bu söylediklerini de tiyatronun bilmem neresinde oturan başka birisi yanındaymış gibi duyuyor ! Bu da mı gol değil !!

Tiyatronun sahnesi. Roma’da tiyatrolar şehri en güzel yere yapılır ve izleyicilere müthiş bir görsel şölen verilir derdi arkeojeofizik hocam.. Üniversitede.. Sanırım 15 yıl önce..

Patara sahil.

Ve günün kahramanları; sağdaki Natalie ve soldaki erkek arkadaşı. Bu çift, biz tam sahile indiğimizde, ellerinde 5-6 tane kocaman torba ile sahildeki çöpleri toplamış geliyorlardı. Büyük bir alkışı hak ediyorlar gerçekten.

Dudes, I still appreciate it!!

Patara sahil’de gün batımı. Bu sahil 12km ve Muğla ile Antalya’nın batı sınırı. Burası anlatılmaz.

Pansiyonunda kaldığımız Ali Baba. Ortadaki. Yolunuz düşerse, kesinlikle ve kesinlikle gidin kalın orada. Patara’ya girişte solda kalıyor yeri. Zaten Patara çok orjinal bir yer. Oraya da gidin.

Ali Baba’nın telefonu: 0242 843 50 75. Boş boş arayıp da sapıklık yapmayın.

Patara’yı terk ederken, son bir kare. Likya tapınak mezarı da orada. Fotoğrafta görünen yer eskiden limanmış. Hatta St. Paul’du sanırım, Vatikan’a kiliseyi kurmadan önce Bari’ye buradan bindiği bir gemi ile geçmiş.

Hede hödö bir yer değil yani.

Ağaçta bir iz var, görebilen ? Bu iz Likya Yolu’nun izi. Bu izden yol boyunca her 35m’de bir var. Eğer yoksa, sıkıntı var demektir.

Garanti sponsor olmuş buraya. Olmuş yani o kadar.

Ağaç.

Yine yollardayız. Antik şehiri görebilen var mı ? İşte oradan yürüyerek çıktık buraya.

Doğada hatırlatıcı böyle olur. Bu ele yazma kafalarını da jeoloji hocam öğretmişti okulda. 15 sene önce sanırım..

Yollar..

Koyun ve keçiler ile arada yarış yapmak..

Sonraki rotamız olan Yeşilköy kavşağına varmadan önce mola verdiğimiz yerde çevre düzenlemesi yapan ekip.

2 Saatlik daha yürüyüş ve mola zamanı. Yeşilköy kavşağı da arkada görünen seraların olduğu yer.

Kavşaktan yaptığımız otostop ve Kaya Hoca. Kendisi lise hocasıymış ve bizim yürüdüğümüzü görünce direk yardım etti. Neden otostop çektik değil mi bir de o var. Onu da Toni’ye sormak lazım!!

O değil de, Kaya Hoca’nın mail’i kaybettim ben. Bu fotoğrafı atacaktım ona. Gören bilen varsa, göstersin bari bunu.

Kaş’a vardık. Kaş akşamları soğuk. Alakasız bir mevsimde gidince böyle olur tabii.

Ve bomba bir adam daha; Stefan. Tek başına motoru ile binlerce km yapmış ve buraya gelmiş. 58 yaşında. Fotoğrafta da bana web sitesini gösteriyor ve önceki gezilerinden fotoğraflar.

Stefan’ın web sitesi: http://www.stewimot.de/

Bir de 58 yaşında dedim ya gerçekten o yaşta. Bizim 58′lere bir çift lafım vardı ama kalsın, bulmacaya devam..

Hallo Stefan. I wish good luck for your next destinations.

Kaş’taki çadırın hali. Aslında çadır için çok da elverişli bir alan değildi fakat bizim çadırın kazıkları da pek sağlıklı olmayınca, çareyi taşlarda bulduk.

Kaş’ın merkezi ile kaldığımız Kaş Kamping arasında yaklaşık 400m kadar var. İstanbul şartlarında bir ömür boyu yol olsa da bu, o kadar yol yürüdükten sonra 15sn falan sürüyor.

Kaş’ta yeni sezon hazırlıkları.

Kaldığımız kamp alanının iskelesi.

Sezonu erken açan Almanlar. Zaten bir Alman turist çılgınlığı vardı. Başka memleketten insan almamışız içeri gibiydi.

Kaş’ta topçu gençler.

Bu kafalar da güzel. Karavancılar. 4-5 tane farklı karavan tayfası gördük sayılır yolda. Oradaki kızın da sorunu büyük gibiydi, nazikçe yardım teklif ettik ama nazikçe de geri çevrildik.

Kaş’ta gün batımı. Bizim kamp alanı da, tam karşıda binaların bittiği yerin 400m ilerisinde kalıyor. Yürümek güzel şey !!

Kaş Kamping’de kahvaltı.

Bu Kaş Kamping güzel bir yer. Gidilir yani. Klimalı odası, bungalow da var. Denizi de güzel. Kendi buzdolabın ya da restaurant falan da var.

Bu sefer motor kiraladık Kaş’tan. Üçağız, Kekova Adası ve Kale’yi görme durumları. 35km’lik de bir scooter yolculuğu ile..

Üçağız limanı. Yine ölü sezon olduğu için, in cin top oynuyor.

Üçağız sokakları.

Üçağız’dan pazarlık yaparak anlaştığımız Kaptan bizi Kekova’daki batık antik şehirlere götürüyor.

Ve götürdü. Bu Kekova’nın da olayı oldukça sağlam. Yine Likya Uygarlığı’nın kokusu var..

Burası da Kale. Kekova’nın karşısındaki yarım ada. Kale de, köyün tepesindeki kaleden geliyor. Sanırım, eskiden bu yarım ada Kekova ile hafiften birleşik olunca, bu aradaki yerleşim yerlerini korumak için de bu kale yapılmış. Diğer türlü bu yerleşim alanlarının etrafına yapılacak sur alanı yokmuş.

Kale’ye iniyoruz.

Ve Kale’deyiz. Saat 11 yönü Kekova.

Likya mezarlıkları. Bunları İngilizler ve Almanlar 1800′lerin sonunda patlatmışlar.

Kale’nin sahili. Yazın pek güzel oluyordur buralar.

Kartpostallara konu olan Likya mezarı.

Akşam’a doğru Kaş’a dönüş.

Sonraki sabah erkenden yola çıktık ve sonraki durağımız Myra’ya vardık. Bu nasıl bir cümle oldu böyle, TRT kafası.

Önce St. Nicholas yani Oruç Baba yok pardon Noel Baba kilisesine uğramakta fayda var. Kilise falan değil, bazilika kırması ama neyse bozmayalım adabı.

St. Nicholas’ın olayları da güzel. Açıp okumakta fayda var.

Kardeşim Medusa.

Myra’daki antik tiyatro. Doyamadım tiyatrolara. Büyükşehir’in bu kadar tiyatrosu yoktur.

Burası epey güzel korunmuş. Ama yine de söylenecek çok şey var. Yani bu yerler, yanlışlık ile İtalya ülke sınırları içerisinde yer alsaydı, eminim Türkiye’den şu anda giden turistten daha fazla turist oraya giderdi. Anlayana..

Ve kendimizi son durak olan Olimpos’a attık. Tanrıların kucağına bir nevi..

Bu fotoğrafta da, akşam yemeğinde tanıştığımız İsveçli çiftler. Hele benim yanımdakinin gözlüğü, tam bir İskandinav gözlüğü. Bütün o kaotik filmlerde o gözlüklerden var!

Elisabeth, Stefan, Anne Marie ve Sten..

Hi guys!! It was a good chatting with you! Cheers!!

Bu ekibe daha sonradan da bir kadın katıldı yine İsveçli, babası profesyonel fotoğrafçıymış. Onun da adını aldım: Hans Hammarskiöld. Ben de daha bakmadım adama, bakacam yazı bitince.

Çadırdan ve o ¨enterasan¨ yerlerden sonra Olimpos’ta çok lüks gelen oda. Ayna bile var!!

Bu arada burası Kadir’in Ağaç Evi.

Sezon hazırlıkları her zaman ki gibi. Millet sezon bitince gider sakin sessiz olsun diye, biz de sezon başlamadan..

B – E

Bizim fakirhane.

Dur biraz düşün bunu.. Sonra devam edersin okumaya. Hatta burada bırakıp başka zaman da devam edebilirsin okumaya.

Ağaç Evleri olan Kadir.

Benim takıldığım alan.

Olimpos’ta ufak bir tura çıkalım dedik ve o da ne; yine Likya Yolu!! 2 gün önce bırakmıştık oysa ki. Ya da o bizi bırakmıştı…

Olimpos’taki Roma Tapınağı. 4 sene önceki gibi duruyor..

Kırmızı – Beyaz Likya Yolu işareti. Yol buradan geçiyor ve kuzeye dağların arasından devam ediyor..

Ne de güzel bir dolunay…

Akşam ateş başı. Akdeniz akşamları kafası.

Bu sefer rota Antalya, parmak yine havada. Toni, profesyonel otostopçu kardeşim benim.

45dk kadar otostop denemesi yaptıktan sonra, gele gele bir İngiliz geldi. Yoldayız burada.

Ve Antalya’dayız. Medeniyet denen yerleşkede..

6 yıldır Kaş civarında yaşayan bir İngiliz amca. Yanlış hatırlamıyorsam Cam gibi bir şeydi adı.

Hi buddy!! Thanks to hitchhiking again.

Antalya’da Kaleiçi’nde ufak turlamalar..

Bu Antalya’ya hep soğuk bakardım da, vakit geçirilecek bir yer gibiydi. Fakat Mayıs’tan sonra sıcaklar fena hal alıyormuş. Bu sefer şanslıyız erken gittiğimiz için sanırım.

Antalya, Kaleiçi iskelesi… Gün batımı yine çok güzeldi. Yine doluydu.. Aşağıdaki abiler de saz çalıp türkü söylüyorlardı. Biz de yukarıdan katıldık inceden biralar ile..

Gerçek nedir onu sorguladık biraz, biraz da gerçeği sorguladık..

Ortadaki Bahadır. Antalya’daki şube. Çay eksperi. Çay ocağı falan da işletiyor hatta. Ortadaki de dağ keçisi!

Bütün Antalya’yı turladık onunla. Hatta uçağa yetiştirmek için bizi, bir ara kendini bile aştı.

Ve dönüş vakti. Antalya Havalimanı.

Pegasus. Poseidon’un Medusa’dan yasak çocuğu!!

O kadar yürü tırman soğukta kal konserve ye et, sonra zınk diye 10bin metredesin..

21. yy sıkıntılı arkadaş.

Neyse, en azından biz bir şeyler aldığımızı düşünüyoruz bu yolculuktan. Likya Yolu güzel mevzu. Yolda olmaktan ve doğadan keyif alanlar için şiddetle tavsiye edilir.

Antalya’nın batısı da, çok fena yerler.

Şimdi de Çengelköy’deyim. Bir Cumartesi gecesi de sessiz sakin geçsin diye yazıya vurdum kendimi 2.5 saattir bununla uğraşıyorum.

Hadi selametle..

Levent

Seçilmiş Fotoğraflar

Yine bir süredir blog yazmamak ile birlikte, yeteri kadar ¨enerji¨ depoladığımı söyleyebilirim. Hele ki, geçenlerde çıktığım Likya Yolu’nu da düşünecek olursak, 1 yıllık enerji var. Fakat normal şartlar altında 1 yıl yetecek enerji İstanbul şartları altında 3 ayda tükendiği de başka bir gerçek.

Bu yüzden, 3 ay içinde Likya Yolu’nun yansımalarını foto blog ve video şeklinde göreceksiniz. 3 ay sürmez belki de, önümüzdeki hafta yetiştirmeye çalışacağım.

Likya Yolu’nu beklerken de, çok çıtır ve hafif ( anlam katabilene derin ) bir kaç fotoğraf sunalım;

Özenerek ve içime sinerek yaptığım çalışmaların ilki; İstanbul’un Gökdelen bölgesi Levent. Gün batımı gibi bir şey. Sevenlerine gelsin..

Bu fotoğrafı geçen yaz çekmiştim. Ortamdaki ışık ve renk dağılımını sevmiştim, hatırlıyorum. Sinematik bir havası var.

Bunu da, 2 sene önce çekmiş olabilirim. Yüksek bir otelin balkonundan. Anlam falan katmayacam bu fotoğraflara, sakat bir fotoğraf.

Bu da bir kaç ay önce uçaktan çekmiştim. Bir yerden İstanbul’a dönüyordum. Dağlara bakıp, neresi olduğunu da anlamak zor değil. Tabloya benziyor ama değil. Olsa da güzel olurmuş.

Bu da epey özel bir çalışma benim için. 1 seneden fazlası var çekileli. Ufak bir kaç detay var bu fotoğrafta da. Rezonans da ip ucu.

Umarım bir şeyler hissettirmiştir size bu numune çalışmalar. Yıllar önce yaptığım çalışmaları düşünüyorum da, sanırım fotoğrafa yeni bulaşan arkadaşların bu tip fotoğraflara ihtiyacı var gibi geliyor bana.

Bugün çok huzurlu ve sakin bir moddayım. Ne de tatlı bir dil kullandım baksanıza.

Sevgiler,

L

Starbucks’ta Neler Oluyor ?

Bir betimleme;

Öğleden sonrası güneş pencereden içeriye düşüyor, pencerenin kenarında büyük mavi bir bayan çantası, ufak bir masa camın hemen yanındaki karşılıklı rahat iki koltuğun ortasında, masanın üstünde bir birine çok yakın duran iki tane kahve bardağı.. Karşılıklı koltuklar büyük ve yeşil, rahat görünüyor, koltuğun arkasında krem ve bordo renklerinde modern bir duvar, duvarın üstünde bir birinden beter ama ilgi çekici fotoğraflar..

Ve o büyük yeşil rahat koltukta, odasındaki yatağında uyur gibi uyuyan bir kız..

Ne kadar da samimi ve doğal bir yaşam ortamı betimlemesi değil mi bu.. Hatta aşağıdaki fotoğrafı görmemiş olsaydık eğer, bu betimlenen sahnenin Starbucks’in içinden bir sahne olduğunu düşünmezdik bile. Fakat bu samimi, rahat ve güvenli (his olarak) olan mekanın tam olarak halka açık bir alan olması ve özellikle de buranın Starbucks olması düşünülmesi gereken bir konu. Kendi evindeki koltuğunda belki de bu kadar rahat uyumuyordur bu kız.

İstanbul’da bir şeyler değişiyor. Sokaktaki toplumun algısı ve davranışları olarak. Bunlara duyarsız kalmak imkansız bana göre.

Havalimanındaki yolcuların rahat davranışları, sokak buluşmaları, sokak sanatçıları, sokak lezzetleri, sokak konserleri, ilgi çekici sokak aydınlatmaları’ndan sonra sıra Starbucks’taki insanların davranış biçimlerine geldi.. Aşağıdaki fotoğrafta bütün eşyaları ortalıkta olduğu halde, büyük bir huzur ve güven duygusu ile uykusunda olan kız gibi..

Şehirdeki insanların Starbucks’a ait olan bu yeni davranış biçimlerini incelemeye devam edeceğim gibi görünüyor.

Şimdilik bu kadar.

Bu arada, benim için yeni bir şey değil bu kamu alanındaki uyuma durumu. Hatta bu fotoğraftaki koltuk benim de uykuya daldığım favori kamu koltuklarından biridir.

Ciao !!

Lev

2 değil, 3 film bir arada

Uzun sayılabilecek bir aradan sonra tekrar merhaba internet denen şey. Normalde geceleri girişirdim bu blog olayına ama nedendir bilmem gayet gündüz şu an. Gri bir hava var İstanbul’da hatta. Çok da soğuk değil. Rumeli Kavak’ı falan çok hoştur bu havalarda.

Neyse, uzun zamandır blog yazamamamın nedenini de söyleyim, video! Temmuz’dan beri bir video kafasıdır gidiyor bende. Ucundan azıcık bulaşmıştım ama tutup da Final Cut denen programı öğreneceğim aklıma gelmezdi. Aklıma sokanlar sağ olsun!! Çok s.kimsonik videolar çekiyorum aslına da bakarsanız; http://vimeo.com/leventkopuz/videos

Yeni bir tanesi de şu an yükleniyor hatta.

Fotoğraflara gelecek olursak; bunlar yine bekletilmiş ve demlenmiş tarzda fotoğraflar. Ekim’den kalma hatta filmekimi’nden kalma.

Vapurda başlıyor..

Bir yalnızlık hissi gibiydi pencereden uzaklara bakışım.. Yokluğun bir tahta, tahtada bir demir, demirde güneşin sarısı, sarıda başak, başakta rüzgar… Rüzgarda…

Çok güldüm şu an. Ne saçmalıyorum ben. ahaha.

Bildiğin vapur camı işte.

Bu arada kalmış gemilere acıyorum. Yeni yapılan gemiler gibi modern değil. Koltukları, sağı solu değiştirince de arada kalmış hissi veriyor. Tersten ergenlik gibi.

Demiştim ya filmekimi vardı o gün. 3 film’in ilkinin giriş olayı.

kırmızı. opera’ları andırıyor.

İlk filmin adı Margin Call. Şiddetle tavsiye edilir. 2008′deki bütün dünyayı saran ekonomik krizin ilk bilmem kaç saatini ele alan, kurgusu ve oyunculuğu güzel video parçası.

Ağır sanat.

Tekrar vapur. Tekrar karşıya geçiyorum. Arada bir işim çıktı halledip dönecem.

Bunu sevdim.

Taksim’e doğru.

Sıkıntılı bir durum. Kafasını oraya koyacak kadar zahmete giriyorsa bir kadın, acilen çözülmesi gereken sorunları var demektir. Yanındaki abi de hissetmiş gibi kadını.

Burasını hatırlamıyorum neresi. Bir ihtimal Beylerbeyi olabilir. Ya da The Hall’un sokağı. Araya kaynamış sanırım. Görmezden gelin.

İkinci film’i beklerken.

İkinci film’de.

Diğer filmler neydi hatırlamıyorum şu an. Kitapçık da çok uzakta masamdan. Fotoğraf ise, diğer filme girmeden önce dinlenme salonuna giderken.

Fotoğraftaki etkinin adı da; Blur. Bilmeyenler olabilir pek tabii.

Dinlenme salonu dediğim yer, Starbucks. Bu abi başka şeylerin peşinde gibi ama.

Bu da ben. Gözde Güngör çekmişti. Aslında o da tesadüfen gelmişti oraya. Kahve sızdırıyor.

Tekrar film’e.

Belirtmem gereken bir şey var; insanlara ¨festival fim’i¨ ya da ¨film festival’i¨ dediğin zaman kafalarında oluşan ¨ucube filmler, çok sanatsal filmler, çok eski filmler, çok basit filmler¨ imajını yok etmek için ne yapmak gerekiyor bilmiyorum. Bir el atın bu olaya.

Etrafımdaki insanlardan da var, festival filmi diyoruz çok sanatsal geldiği için kulağa her halde, ¨yaaa sinemaya gidelimmm¨ diyenler oluyor. La şapşal, 6 ay sonra sinemada izleyeceğin filmi gel izle diyoruz sana burada, sen halen daha Hollywood’un kucağına oturmadan rahat edemiyorum diyorsun bana. Adam ol festival’de film izle.

Sokakta hangi gence sorsan sinemaya bayılır. Festival diyince burun ekşitir kılkuyruk. E tabii bir bilete 20 TL vermeden sinemaya gititğini hissedemiyor bebe.

Neyse.

Yaşlı teyzeler soktak bir garip oluyor. Hele, 60 yaş üstü olup da insanların arasında halen daha bulunabiliyorsa, saygım artıyor.

Nedeni de, yaşlı tripleri yapmadığı için. Bu mevzu derin, sığmaz buraya.

Yalnız çöp. Yazının başındaki yalnız pencere gibi.

Yalnız adam ve yalnız gölgesi.

Yalnız dört ışık.

Yalnız delikler.

Bu da evimin caddesi. Geceleri çok güzeldir. Çengelköy.

Çok mu gergin oldu yazı bilmiyorum fakat arada gergin olmak iyidir. Hem sesli güldüğüm kısım da vardı ya dur bir dakika. İyi oldu iyi.

Olaylara karışmayın gençler.

L.

keşkeleringölgesinde

..biryazakşamı.büyükbirgemininyanında,gemidenizinkenarında,büyükyıldızlarınaltında,büyükhayallerinardında,                                                                                                 ..keşkelerinyokolmadığıbiryazakşamında,büyükbirdostileyanyana…