Bodrum’a deneysel bir yaklaşım oldu diyebilirim bu sefer. Bir önceki blog’un kaosundan kurtulup 5 günlük bir Bodrum kaçamağının getirdiği huzur ve yalnızlık hissi.

Tercihen yapılmış ve bu yüzden de deneysel bir yaklaşım diye adlandırıyorum bunu.

Modern toplum-şehir hayatındayken, gerçekten de alıştığımız sosyal çevreden, yakın-uzak insanlardan soyutlanıp sadece doğaya odaklanmak.. biraz sıkıntılı bir durum fakat kafası var.

O kadar zorlanarak ve yorularak bir sosyal çevre sistemi kuruyoruz ki etrafımızda, bunun içinden sıyrılma isteği bu zorlanmanın yanında inanılmaz bir boyuta ulaşıyor. Alışkanlıklarımız, ihtiyacımız olan şeylerin önüne geçiyor.

TV’de sabah programları gibi ya da kızların kendi aralarındaki dedikoduları..

Bu yüzden bu fotoğraflar benim için biraz daha özel bir anlam taşıyor.

Çok ciddi bir giriş oldu yine.

Yanlış otobüse bindikten sonra kalkışa yaklaşık 3dk kala yakaldığım uçağın klasik fotoğrafı.

Son uçaktı o günkü, içeride de kimse yok tabii.. Bir de Pegasus, iyi işler yapıyor. Bakalım ileride ortak bir şeyler de olabilir..

Kucakta uyuyan çocuklar.

Bodrum Havalimanı’nda Avrupalı bebeler. Messi de var aralarında. İyi güzel oynuyorlar fakat da, çok yüksek ses ile anlaşıyorlar. 7′den 70′e hepsi bağıra çağıra..

Teyze.

Bir kaç yıl önce ben de bu kafada bir şey yapmıştım. Bütün gece takıl, son minibüse bin.. Bazen de son minibüsü kaçır ve ilk minibüsü beklerken uyukla..

Bu Bodrum’daki minibüslerin yenilenmesi de iyi oldu.. Gayet rahat ve konforlular. Bir de fahiş fiyatları var. Fakat normal, neticede; sürümden kazanamıyorlar.

Aslında en güzeli scooter. Geçen sene kiralamıştım da, ehliyetim yanımdaydı. Bu sefer evde unutmuşum. ^^

Evin balkonuna ilk çıkış. Bank-Ev Sitesi. Bildiğim kadarı ile Bodrum dolaylarında kendine ait sahili olan tek site. Otelleri bilmemneleri demiyorum..

Yazlık insanı. Başlı başına bir insan türü. Tembelliğin dibine vurmak ya da.

Site’nin iskelesi. Nikon F3′ün üstten bakma zımbırtısı sayesinde..

35/1.4 AIS nasıl bir lenstir.. Saygı duymak gerek Nikon lenslere.. Ve tabii Zeiss.

Site’nin Trophy’si. İnsanlığın ilk icatlarından biri olabilir, o kadar eski. İnsanları evlerinden alıp sahile indiriyor.

Sağlıklı bir erzak. Bu sefer sütü dondurucuya koymadım.

Bkz: http://www.leventkopuz.com/blog/wp-content/uploads/klbdr-34.jpg

Akşamüstü bu sefer. En aşağıya kadar site devam ediyor. Biraz büyükçe.

Ana giriş.

Yerli bir güvenlik görevlisi. Bilmem kaçıncı güvenlik noktasında. Köpek de, hayret havlamıyor bu bana.

Tabii ki huzurun bir parçası, Starbucks. Bodrum’daki en soğuk-serin cafe burası olabilir. Efsane bir yer Bodrum’daki Starbucks. Eskiden yoktu, yeni açtılar iyi de oldu. Fena kafası var.

Körfez.

Gece site. Beyaz evler. Sensation White gibi.

Çalınan telefonum. Uçup giden yüzlerce telefon nuraması ve bilgi. Hiç hoş olmadı.. Rehber yedeklemeyi ihmal etmek de tabii alkışlanacak bir durum.

Çin işi.

Sahile doğru.

Bu şezlonglar bir kaç çeşit oluyor. Bazılarının yanlarında kol koyma yeri gibi ya da tutma yeri gibi bir şey oluyor. İşte onlar ölüm! Uzak durun onlardan.

Kafeterya.

Site’nin yeni alışkanlığı; 5 simiti. Karper ve çay ile iyi olur. Bizim burada da var böyle ufak simitler. Çengelköy’de yani. Hani bu yerli turistlerin keşfettiği ve sabahları kadınların akşamları erkeklerin doldurduğu güzide semt.

Renkler gölgeler. Diyafram kısık tabii.

Detayda çocuk uçuyor.

Antik yapı. 3-5 yılı var.

Trophy’den. Eve çıkarken. Akşam güneşi ve gölge.

Detay.

D’ya.

Bu da..

Kral Çıplak.

Sitenin ara sokakları.

Ya şimdi bu fotoğraf fena da olmadı hani ama tam da istediğim gibi değil. Ama olsun, bir şeye benzediğini düşünüyorum. Ki buraya koydum..

Exif: 35/1.4, 400 ASA, ~450sn.

Yıldızlar iyidir. Adam olmak için biraz izlemek gerek..

Efsane tatlıların yeri.

Limana doğru turlarken bir grup heyecanlı genç. Kız halinden memnun tabii ve klasik olarak stresi yaşayan kişi de sağda.

Burger’da siparişi A4 kağıt ile vermek de iyi fikir. Hatta kağıdın süslenmesi fln.. Deneyeceğim.

Hatıralar..

Yunan sokakları gibi.

Issız Adam’ın yaşlı versiyonu.

O tatlıcıdan. Peçete net ama olsun.

Aslan çiziyor sanırım. Bir şeye benzetemiyorum ben.

Neyse, siteye devam.. Bu da seyyar manav. Direk imalattan halka.

Yattığım yerden.

Bu da.

5 günde 3 kitap. Hiç de fena değil.. Abi de bizden.

Gündemi takip etmenin en basit yolu. Bakıp geçmek.

Trophy beklenirken. Çok NTV ağzı oldu.

mazharolmak ve ayran. Anlayana..

Bu fotoğraf bana nedense Blood Diamond filmini hatırlatıyor.

Hayatta en çok sevmediğim iki şey; saksıdaki çiçekler ve köpekler.

İşte, huzuru düşünüp anladığım nokta. Bir nevi tapınak.

İyi de geldi sayılır bu 5 gün bana. Bodrum’un sadece alkol, müzik, sex ve danstan ibaret olmadığının bir ifadesi belki de.

Bu fotoğrafların başka bir özelliği de, aslında bu kadar olmamaları. Hiç göremeyeceğim 20-25 kare daha var bu tatile ait. Sevgili Nikon F3′üm ile çekilen ve görebildiğim son kareler ise bunlar işte; çünkü geçen Cumartesi o da çalındı.

Hadi bir süreliğine elveda.

L

No Comments »

Yeniliklere açık olmak, sanırım kozmosu da fazlaca uyardığı için tepkisi büyük ve şiddetli oldu. Olaylar değişti biraz. Neyse ki fotoğraf çekmeye devam ediyoruz..

Şükretmek gerek ki var olmanın farkındalığı içindeyiz. Bazen gölgemizde kaçtığımız keşke içimizdeki korkuları da kovalıyor olabilsek.

Neyse ya, burada mevzu fotoğraftı değil mi.. .Hep Schopenhauer yüzünden.

Bir de itiraf edeyim, halen daha bu blog’a bir başlık bulamadım. Hiç bir şeyi çağrıştırmıyor bana içerik. Neyse patlatırız bir şey yine de. Hah buldum! Çok geyik ama kafası var.

Fotoğraflarda pek çok kanat, bulut ve mavilik görebilirsiniz. Bunun, son iki haftada altı kere uçak denen araca binmiş olmamla bir ilişkisi olabilir.

Tekrar hatırlatayım, fotoğrafların hepsi analog alet Nikon F3 ile çekildi. Zaten yakında blog’da analog fotoğraf çoğunluğu ele geçirecek vaziyette gidiyoruz..

Kadıköy’den Sirkeci’ye. Yine fotoğrafik mevzular. Baskı, makine, fatura, sohbet, sanat-sepet gibi..

Gece otobüsü.

Bizim cadde. Kaldırımları da bir hayırsever yaptırmış. Artık çeşme demode oldu herhalde ama olsun afferin ona, iyi yapmış.

Sonra birden bir uçaktayız.. Alakasız biliyorum, bu blog’da fotoğraflarda bir kronoloji sıkıntısı oldu. Bunun nedeni de yeni kullanmaya başladığım hardware ve software sistemimdir (mac). Kusura bakmayın.

Koltuk.

İzmir’deki havalimanı. Yarı açık-yarı yazlık bir havalimanı.

Çeşme Chill-Out’dan. Bu İzmir’liler… Eğlenmeyi bilmiyorlar, sadece lak lak.

Hep dikkatimi çekmiştir bu bagaj alım muhabbetlerinde insanlar birden normalden çıkıp, geriliyorlar. Strese giriyorlar resmen. Sanki 15 yıllık bir tanıdıkları hapishaneden çıkıyor..

FG Team ara transfer planı yapıyor-uz.

Bunun renkleri 90′lara kaymış gibi.

Kanyon kafaları.

Köprü altı dedikleri yer işte.

Denge muhabbeti. Çok komik bu ya. Çocuk takıyor bilekliği sonra kız da itiyor falan çocuk kendini kasıyor sonra düşmüyor. Hoş şeyler tabii. Yine de fir-tex’dir bu olayın tek gerçek yanı.

Adam çok hararetliydi. Çekerken bile kalkıp gelecek dedim ama o hararetten farketmedi bile.

Buraya gidiyordum işte.

İşte! yeniasmalıdüzeni.

Huzur dolu bir kahve içme noktasından metro girişi. Noktayı bulana benden kahve!

Avize.

Yine iç hatlar. Beni bekliyor bebek orada.

Bunu demedim.

İzmir’de beklerken tekrar.

Bazen denizden görürsün, anlarsın. Bazen de gökyüzünden.

Arada kaçıyor işte böyle deklanşör saçması. Doğan Apt. olsa gerek soldaki.

Sıçtım sanat.

Nikon F3′ün mükemmel HP özelliği. Biraz netlemek sıkıntı oluyor sadece o kadar.

İstanbul Modern. Fotoğraf çekmek yasak bilginize.

Bu iki fotoğrafı da Yaşar’a ithaf ediyorum.

Yaşar, bu da sana baba.

Sanat Limanı. Modern’in yanında. Arada gitmekte fayda var ama çok durmamak gerek içeride.

Doğal çerçeve.

Gece metrobüsü.

Otelden her an kabarık saçlı bir hatun çıkacak gibi. Nerede 70′ler.

Bir zamanlar karne ile alınan ekmek.

Düşünüyor.

Kuledibi. Galata. Arkada da polis.

Üsküdar Meydan. Gece kuşları.

Yalandan tripler.

Kafandaki gözlüğü…

Yine havalimanına. Maviler iyimiş.

Bilmeyenlere duyurulur, havalimanındaki ilk kontrollerde kemer çıkarma zorunluluğu kalktı. Hatta yakın gelecekte ilk kontrol de kalkacakmış.

Kapılar.. 3ler 5ler 7ler…

Sızmış.

Bu da sızmış.

Yine bir blog’un sonuna geldik arkadaşlar.. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederim..

İftara 4 saat.

L

No Comments »

Bu blog biraz karışık konular içeriyor. Tam bir konu başlığı altında toplamaktansa şunu söylemek daha uygun olur; bir kaç saatte içinde Galatasaray-Pera hattında çekilmiş fotoğraflar bunlar.

Bu aşırı sıcaklar da gerçekten insanın düşüncelerini sağlıklı bir şekilde kontrol etmesine imkan vermiyor. Yapay soğutma sistemleri de çok iç açıcı gelmediği için bana, bazal metabolizmaya geçebilirim bu hafta sonundan sonra.

Yine de aklıma gelmişken, bu fotoğrafların en büyük ortak özellikleri aynı lens ile çekilmiş olmaları. Son bloglarımda sıkça bahsediyorum, dijital full frame kameralara eski nikkor lensleri takıp kullanma olayı diye bir şey var.

Size tavsiyem bunu yapın. İhtiyacınız olan malzemeler, bir full frame kamera, bir nikon dönüştürücü adaptor, netlemek için uygun focusing screen ve tabii manuel focus nikon lens.

Nikkor lensler hakkında detaylı bilgi: http://www.kenrockwell.com/nikon/nikortek.htm

Manuel Focus Nikkor lenslerin listesi: http://imaging.nikon.com/lineup/lens/list.htm#manual

Aşağıdaki fotoğraflar da bu listedeki 35/1.4 ile çekilmiştir.

Fakat ben de bir de, 55/1.2 var. O ise bu listeye girmeyecek kadar özel bir parça.

Bu karışımın faydaları ise, düşük fiyata çok yüksek nikkor lens kalitesi, daha doğal renkler ve en önemli olanı da sokakta kocaman lensler ile dolaşmamak.

Neyse, anlayacak olana bu kadar laf yeter.

ince’nin mamasını yeme süresince ilgi alanıma giren şahıs. Uzunca bir süre ailesl mevzular konuştu birisi ile telefonda. Sıkıntılarını çözmüştür umarım.

Karşısında da bir bebe vardı, bir yandan da onu besliyor bir yandan da kameralara oynuyordu.

Yalandan tripler.

Fakat yine de en önemli olan detay, kafasındaki gözlükler!!

Kampanya başlatacağım yakında, gözlükleri kafanıza değil gözünüze takın diye.

Bunları söylerken de, bu da içimizdeki İrlanda’lı işte. Bu ne saçma bir insan icadıdır. Yakana tak, sırtına koy, üzerine otur ama kafana takma.

Sen takabilirsin ince.

Burger King’de bekleme anında etrafımda olan bitenler..

Hormonlu domates işte böyle olur.


Bu tip sahneler gelince karşıma, olay anını hayal etme güdüsü doğuyor içime. En son ki konumlanmayı oluşturacak varyasyonel davranışların dizini..

Bunlar yan yana oturmuşlar, kesin sevgili falanlar. Ne tatlı..

Hmm..

Şu sağdakı Barcelona adlı yer de, ergenken gittiğim ilk randevu mekanımdır. Kafası vardır.

Sanatın kendisi bu adam işte.

Mısır Apartmanı’ndan.

Nedir bu Mısır Apt. olayı diye sorarsan da; http://tr.wikipedia.org/wiki/M%C4%B1s%C4%B1r_Apartman%C4%B1

35mm ile bu tip komposizyonlar tatlı olurlar.

Gecenin üçü.

Bu arada, fazla güneşte tutmayın çocukları…

L

No Comments »

İstanbul’un son zamanlardaki en popüler yerlerinin başında gelen Asmalı Mescit’te bir karnaval vardı. Bildiğimiz bir karnaval ile yakından uzaktan alakası yoktu ama yine de İstanbul için sıradışı sayılacak bir olaydı denilebilir.

Hazırlıklarını 6 gün önceden yapmaya başladığım bu festival…. Ne hazırlığı, aldım yanıma bir kaç dostumu, sırtımda da çantam içinde kameram “arkadaşa bakıp çıkacaktım” misali Jurnal Sokak’a doğru sallandık.

Akabinde gelen yüzlerce insan. Ben Asmalı’yı bu kadar kalabalık gördüğümü hatırlamıyorum.

Kalabalığın içine girip de yürümenin imkansız olduğu anlarda, olay yerine gitme isteğimiz daha da arttı. Neyse, eski Babylon Lounge’un önünden aşağı doğru inip (olay yeri sokağı) aşağıda bir cafede oturduk.

İnsanlar güzeldi. Bu tip sokaksal olayların katılımcı kalitesi yavaş yavaş yükseliyor. Bu sevindirici bir şey. Fakat daha sevindirici olan şey ise, insanların sokak ile buluşmaya başlaması. Sokakta bir yaşamın (sanat, müzik, yeme-içme, sohbet) olduğu gerçeğini idrak etmeye başlıyoruz. Umut verici.

Tünel-Galata taraflarında bu kültür yer etmeye başladı. Avrupa’lı turistlerin de bunda katkısı yok değil. Bu mevzu için daha detaylı bir blog yazmıştım aslında. 2-3 blog önceki olabilir.

Dakika bir, gol bir. Otto’nun sokağı.

İlk hedefimiz bu sokağın sonunda ki cafeye ulaşmaktı. Biraz zorlansak da başardık. Neyse, burası olay sokağı. Şu an henüz sakin dakikalarını yaşıyor.

Yanına varmaya çalıştığımız arkadaşımın masası. Arkadaki kalabalık da karnaval katılımcıları.

Sokağın en sonundan yukarıya doğru..

Neden 17? Aklıma gelen ilk cevap; asal sayı olduğu için olabilir.

Bir almaya hazırlanan bir genç.

Uyuma yan masa!

Karnaval kafası yaşıyorlar ne güzel. Çok güzel bayanlar da yok değildi o akşam. He bu arada haftaya Çarşamba da var karnaval. Koşun koşun!

Topuklular yetmeyince..

Bu da insanları çaresiz kaldıkları noktada sömürmenin güzel bir örneği. Bugün para ile girilen festivallerde bile bir bardak biranın fiyatı 6-7 lira arasında gidip gelir. Fakat girişin, hatta ne girişi katılımın diyelim direk; katılımın bile bedava olduğu bir olayda bir bardak bira nasıl 10lira olur acaba.

Şöyle olur ki; o kalabalıkta tutup da 10lira vermeye razı olmazsan etrafındaki bir cafeye gidip paşa paşa 12-13 lira vermek zorundasın bir şişe biraya. Bunu da bilen olay yeri organizatörleri çekiyor güzelce fiyatı 10lira’ya, oluyor bitiyor.

Bir sonraki karnavalda herkes elinde kasalarla tekelden bira alıp gelince surat ifadelerini görmek istiyorum bunların.

http://www.dlistmagazine.com/wp-content/uploads/2011/06/gay-flag.jpg ?

Elini kameraya sokan genç kız. Bir sonraki karede onu çektim fakat sonrasında çıkan fotoğrafa bakınca bir an kendimi tutamayıp “çok kötü çıktınız” dedim. Surat ifadesi de hoş değildi tabii akabinde fakat gülerek söylediğim için bunu tamamen “sinir bozmak” amacı vardı. Neyse, eve gelince fotoğrafa tekrar bakma fırsatım oldu ve kız gerçekten çirkinmiş. Üzmüş olabilirim kızı. Hiç hoş değil.

Karnaval Duvarı.

Olayın coşkulu anlarından birisi. Gençler güzel güzel dans ediyor.

radyobogazici

Yukarıdan eşlik eden insanlar.

Bu da benim bir pencereye tırmanmam sonucu ortaya çıkan bir kadraj.

Olay güzeldi, hiç bir taşkınlık olmadan devam etti. Dans eden insan da çoktu. Güzel bir sinerji bıraktı geriye. Bu tip olaylara bir gecelik eğlence olarak bakmamak lazım. Mantalite ve algı noktasında asıl etkisini yaratıyor. İnsanların zamanla daha güzellerini ve daha iyilerini istemeleri gerekli sebepleri oluşturuyor bu tip geceler.

Daha güzel bir penis burun mesela. Tam ortada.

Şimdilik bu kadar.

Vakit ayıran herkese teşekkürler. (yalakalık değil, içimden geldi.)

L

No Comments »

Yıllar önce Factory Party’yi yaptığımız binada, bu sefer Party’nin ilham kaynağı vardı. Mısır Apartmanı’ndaki Andy Warhol’un çalışmalarından bahsediyorum.

Galerist’in Pera, Akaretler ve Mısır Apt. olarak bulunduğu bütün galerilerinde Warhol’un çalışmaları bir süredir sergileniyordu.

Şimdi burada tutup da Andy Warhol’u ve Pop-Art’ı derinlemesine anlatacak halim de yok. Çok isteyen varsa bu linklere bakabilir; http://www.warhol.org/ http://www.warholstars.org/index.html

Olaya gelirsek de, Mısır Apt.’nın büyüsü her zaman etkilemiştir beni. 360 olsun, mimarisi olsun ve bu sanat sepet kafalarından ötürü olsun ayrı bir sevgim vardır. Mehmet Akif ile Indigo’yu da unutmamak gerek tabii bu arada.

Geçen Cuma aldım yanıma ince’yi ve taktım kameramın ucuna 35mm f/1.4 ais nikkor lensi. Daha önce de bu lens hakkında bir blog yapmıştım, bir kaç gün sonra bu lensle çekilmiş fotoğrafları anlatan bir blog daha yapabilirim. Şimdilik de aşağıdaki fotoğrafların bu lens ile çekildiğini bilin yeter.

Son zamanlarda taktığım bir şey; asansör göstergeleri. Özel ilgi alanım olmaya başlayacak bu asansörler yakında.

Misafir ayaklar. Ayakkabılar olmasa da, üstü bir şeye benziyordu. Soldaki de ince.

Her defasında çarpacak gibi olduğum galerinin kapısı.

Güzel bir isim bulmuşlar.

Mısır Apt.’da Warhol’un sadece filmlerinden oluşan bir içerik vardı. Farklı film uygulamalarını farklı farklı kısımlarda güzel bir sunum ile sergiliyorlardı.

Bu görüntüdeki de Edie Sedgwick. Warhol’un göz bebeği. Her ne kadar Edie öldüğünde Andy’ye demişler “Edie öldü” diye, Andy de, “Hangi Edie” demiş olsa da bu gerçeği değiştirecek bir şey değil bu. Belki de farklı bir kafada söylemiştir bunu.

Warhol’un saatlerce süren kayıtları, sıradışı perspektif ve detay anlayışı ile ortaya koyduğu filmlerden bir kare.

Velvet Underground’dan canlı performans filmi. Bu filmin en bomba kısmı, arada bir görüntüye 4-5 yaşlarındaki ufak kız çocuğu. Olayın bir sanat akımından dönüşüp, bir yaşam anlayışı haline geldiğinin bir sembolü gibi geldi bana bu ufak velet.

“İki Film Birden”

Galerinin girişi.

Ünlü simalar ile yaptığı sessiz kayıtlar. Güzel kafalar yaşıyorlar bu filmlerdekiler. Meyve suyu ile olacak cinsten değil yani.

Işık.

Saç kesimi.

İki film yanyana.

Andy Warhol’un Factory’de ürettiği fikirleri ve eserleri incelemekte fayda var. İlham verebilir. Direk eser boyutunda olmasa bile motivasyon boyutunda olabilir. Çünkü eser boyutu için bir altyapı lazım. O da herkes de yok malum.

Bunlarda var gibi.

Bu da çıkış.

Akabinde Pera’daki galeriye koşarak geçtik. Bu da benim merdiven fetişimden bir kare.

Mail adresini yazıyorsun, msn’den ekliyorlar seni.

Warhol ile alakası yok. Gayet de yan taraf. Güzel bakıyor yine de.

Girerken.

Giremeyip, içeriye uzaktan bakarken.

Çünkü geç kalmıştık.

Bu İstanbul da çok ısındı bu arada.

4-5 yıl olmuş galiba blog yazmaya başlayalı. Neyse bu da bitti.

Takip ettiğiniz için teşekkürler.

No Comments »

Bu Nikon F3 tam sokak fotoğrafçılığı için üretilmiş bir alet. Tabii bir Leica gibi olamaz da yine de çok uygun bir alet sokak için. Bu yargıyı yaparken ki en ağır basan gerçek ise, F3′ün kadrajı yukarıdan gösteren vizör kısmının çıkma olayı. Çok da amatör bir tanımlama yaptım ama olsun. Yani bel hizasından da çekebiliyorsun fotoğrafı gözünü vizöre dayamadan.

Bunun faydasını ve ne anlama geldiğini aşağıdaki fotoğraflarda daha iyi anlayacaksınız.

Bundan ziyade söylemek istediğim şey, siyah-beyaz fotoğraf çekin. Hayatımızdaki renklerin değerini daha iyi anlıyoruz. Ya da boşverin… Kafanıza gözlük takın toka niyetine, bu daha eğlence verici.

Böyle cümleler kuruyorum da bazıları bana “millete üstü kapalı giydiriyorsun” diyor. Alakası yok, gayet samimi bir şekilde içimden geleni söylüyorum bu gözlük gibi muhabbetlerde.

Neyse, şimdiki fotoğraflar çok taze ve heyecanlı.

Gidilmesi gereken yerlerin başında geliyor bu yaz İstanbul’da. Saltonline Sanat Galerisi. http://saltonline.org/tr/

Garanti Bankası sanata bulaşınca iyi şeyler çıkıyor ortaya. Yine de Hasankeyf’e yaklaşımını değiştirmiyor bu durum. Farkındalık önemli.

Saltonline’dan.

Bu fotoğrafta biraz sıkıntı var gibi. Sütunlar güzel ama.

Bu adamlar (Üsküdar-Beşiktaş motor hattı kaptanları) işlerini yaparken sanarsın ki Panama’yı geçiyoruz. Çok ciddiler, çok güzel. Yıllar önce neydi öyle adamın elinde bilet, motorun içinde kesiyordu.

Mimari fotoğraf güzeldir. Fotoğrafa başlama nedenim.

Metroda sarsıntıdan yere düşme pahasına okumaya devam eden abi. Ne okuduğunu göremedim. Arkadaki de beni kesiyor.

Turist kafaları.

Dertli.

Biraz daha motor fotoğrafı çekersem sanırım, bir sergi açabilirim bu yolda. Üsküdar’a inerken gecenin bilmem kaçında.

Bunu sevdim ben. Çok klasik ama net bir fotoğraf. Herkes bir şeyler ile uğraşıyor. Midyeci abi iyi epey.

Starbucks halleri.

Modern Ara Güler kafaları.

Çekiyor muyum diye bakıyor inceden. Oysa ki çok hızlı, ahlaksız ve camın arkasındaydım. İyi farketmiş.

Durumsal kare.

Bu fotoğrafı yıkattıktan sonra, “neden bu fotoğrafı çektim ?” diye sordum kendime açıkçası. Grafiksel olarak lateral bir T harfi var, onu görmüşümdür diye de cevapladım. Ya da kendimi yiyorum.

Eskiden hep böyle şeyler çekerdim ben..

O değil de, yine motorda bir fotoğraf. Az kaldı sergi ben geliyorum..

Bu da gemi. Yaşar’ın Gemisi.

Bu fotoğraf renkli olsaydı bildiğin berbat bir şey olurdu hiç bir anlamı olmazdı. S/B olmuş da bir şeye benzemiş.

İşte geldik asıl fotoğrafa. Bu fotoğrafı nasıl, nereden ve ne zaman çektiğimi hatırlamıyorum. Hiç bir veri yok zihnimde. Kayıp halka.

Endişeye gerek yok, bu sefer gemideyim. Yine de bir motoru çekmişim. Amacım kıyaslama yapmaktı arkadaki İspanyol çıkarma gemisi ile.

İstanbul öyle bir şehir ki, istersen yalnızlığını dibine kadar yaşarsın. Tek mesele şehri tanımakta.

Bu da olsun dedim. İlerde arşivlik olur para eder belki. ^^

Yanlış taksi seçimi.

Sirkeci ve o bölgeler böyle trafiğe kapatıldı çok da güzel oldu. Geçen gün de 15 tane falan hamal gördüm böyle mal taşıyorlardı oradan oraya. Tam Ara Güler kafaları yine. Çekmedim ama.

Bunun da bir olayı vardı fakat anlatması karışık biraz. Aslında bu kadar düz ve sade bir fotoğraf değil bu. Amca ile teyzenin farklı bir ilişkisi vardı öncesinde, böyle şey gibi.. Yandaki adamı ise konumlandıramıyorum..

.

Seçimlerin en çok sevdiğim kısmı demokratik hakkımı kullanıp birey ve vatandaş olduğumu hissetmem falan değil asla. O kadar bayrak şu bu .ok püsür asıldıktan sonra hepsinin 3 saat içinde toplanması. Saygı duyuyorum bunu yapanlara. Şey kafası gibi “hadi hadi hızlı olun maç başlayacak, kaçırmayalım sonra..”. Maç dediğim de sabahki seçimler.

Papergirl olayı. Facebook sayfası. http://www.facebook.com/papergirlistanbul Çok güzel bir olay bu. Açılışından kare.

Böyle bir fotoğraf daha çekmiştim daha önce. Demek ki eller ilgimi çekiyor. Bak kendini tanımana da yardımcı oluyor fotoğraf. Ama çekmeyin siz, toka takın.. Pardon gözlük gözlük..

Sarı çizgi.

Saltonline. İstiklal’den geçerken. Sevdim bu kareyi.

Bu ve bundan sonra ki 3 fotoğraf için sizi buraya alıyorum; http://www.leventkopuz.com/blog/archives/630

Yine F3′ün üstten bakma olayı sayesinde çekilmiş bir fotoğraf.

Melsa.

Bu da üstten. Yoksa çekmek cidden çok zor. Tek tatsız olayı, perdenin 60 desibellik çıkardığı ses.

popo.

Bu da tam bir turist kafası. Sanırım dünyanın her yerinde bütün taksi şoförleri “information” olarak kullanılıyor.

Kaçmasınlar diye kapatmışlar kapıyı.

Bu sene nasıl bir patlama var. Herkes iki tekere biniyor. Herkes de bir scooter. 4 tekerliler de bilinçleniyordur umarım ufaktan 2 tekerlilere karşı. Yoksa yandık. Kask mask işe yaramaz, aman dikkat. Çok ebevyn ağzı oldu bu.

Anlamsız. Sokak ortasında. Meydanda hatta.

Asmalı. Daha iyi anlamak için bunu izleyin: http://vimeo.com/25261453

Ama blog’u bitirdikten sonra izleyin. Video uzun biraz.

Gömlek giyen şık olan stil sahibi yaşlılara büyük saygım var.

Bu da Big Daddy.

Bitti.

No Comments »

Seçim de bitti gitti. Sırf seçim yüzünden bu blog’u bugün yayınlıyorum. İnsanlarımız hipnoz olmuş gibi, 4 yıl boyunca sadece oturarak siyaset yapmaya çalışıp seçimlerden sonra da herkese küfür ediyorlar. Tabii çoğunluğu bu şekilde değil ya da ben öyle olduğunu temenni ediyorum. Neyse, hayat devam ediyor..

Son 2-3 yıldır hissettiğim bir şey var ki, o da; İstanbul’da güzel şeyler oluyor. Mükemmel bir yapılaşma, rantçılığın ortadan kalkması veya bu tip kurumsal şeyler değil. Sanat adına, üretkenlik adına ve daha çok da toplum bilinci adına güzel şeyler oluyor.

Bu saydığım 3 nokta zaten bir biri ile kıyasıya ilişkili bir halde. Bu ilişkinin de İstanbul’da en çok açığa çıkan yerlerin başında da Beyoğlu – Kuledibi ( Galata Kulesi ) geliyor.

2010 Kültür Başkenti mevzusundan sonra İstanbul ile Avrupa’daki genç ve üreten insanlar arasındaki iletişim daha da hızlandı. Avrupa’daki insanların İstanbul’un gençlerinin enerjisinden etkilenmesi, yeni keşfedilecek bir yer olarak görmesi ve kendilerinden de bir şeyler katması büyük bir gerçek.

Kendilerinden kattıklarının en iyi örneklerini de işte bu Kuledibi’nde görüyorum ben. Kuledibi bugün bir Barcelona, Roma ya da Paris’in Bastille bölgesindeki gibi ” public life style ” denen, sokak yaşamının çok canlı bir şekilde yaşandığı bir alan haline geldi. Üreten sokak sanatçıları, gençler, dinlenmek ve temiz hava almak için gelen başka insanların buluşma yeri oldu. Özellikle bu yaz akşamlarında.

Bu mevzu çok önemli bir nokta çünkü,  bu durum AB Uyum Yasaları ile olacak bir şey değil, bu tamamen algının genişlemesi ve mantık süzgecinin çalışmaya başlaması ile ” mecburiyet ” olmadan tercih edilen bir yaşam tarzı.

Aslında konu daha derin ve üzerinde konuşulacak çok şey var fakat neticede ben fotoğraf blog’u tutuyorum. Ufak göndermeler yeter burası için.

Bu yüzden geçen akşam Kuledibi’nde oturduğum yerden etrafımda olan biteni fotoğrafladım.

Pantolonunuzun kirlenmesini dert etmiyorsanız yere oturabilirsiniz. Şöyle söyleyeyim hatta; siz bugün Kuledibi’nde her hangi bir yere tutup da elinizdeki içeceğiniz ile oturamazsanız, ilerde ” yanlışlık ile ” Roma’ya gittiğiniz zaman İspanyol Merdivenleri’nin tadını asla çıkaramazsınız. Bunu, popoları değerli gençler için söylüyorum..

Bu kızın yaptığı şey, diğerlerinin yaptıkları arasında en ilgimi çeken ve yapmak istediğim şey.

Cephane solumda.

Boğa testislerine benziyor.

Herkes kendi keyfinde. Öğrenmemiz gereken bir şey bu. Herkesin bir birinin meselesine burnunu sokmasının ne kadar zarar verici bir şey olduğunu artık anlamış olmalıyız. Tabii tamamen duyarsız hale gelmeden..

Ahmet de farklı açılar deniyor.

Kirlenmek güzeldir.

Bu da Kuledibi’nin Kulesi.

Güzel şeyler oluyor bu şehirde evet. Değerini yeniden keşfediyoruz belki de şehrin..

Bu arada bu yaz farklı ve daha güzel bir yaz olacak !!

No Comments »

Bazen görmek istemeyiz.

Bazen de, ne görmek istediğimizi bilmeyiz.

No Comments »

Halen daha etkisindeyim sanırım. Dün gece İstanbul’a bir müzik grubu geldi. Fazla söz etmeye gerek yok denmeyecek cinsten bir grup. Sahip oldukları tarzları, yıllardan beri ortaya koydukları müziğin kalitesi, şarkılarında anlattıkları şeyler ile tam anlamında örnek bir grup.

Avrupa’daki bu tip butik denilecek cinsten, çok çok geniş kitlelere ulaşma hedefi olmayan, yaptıkları işlere paralel olarak kaliteli ve sadık bir dinleyici kitlesine sahip gruplara büyük saygı duyuyorum. Az ve öz.

” Dün gece nasıldı.. ? ” Konsere gittiğimi bilen bir kaç arkadaşımın bu tip sorularına verdiğim cevap, ” performansın stüdyo kaydı yapılmış olsa, ortaya yeni bir albüm çıkardı! ” idi. Bu kadar mı kusursuz bir canlı performans olur, bu kadar güzel bir sunum.. Seyirciler ile olan diyalogları ve “playlist”‘ in kusursuz sırası, giydikleri kıyafetler ve ortam.. Seyirciler de tamamıyla niçin orada olduklarının bilincinde gibiydi.

Bir şey daha belirtmekte fayda var, İKSV’nin Salon adlı mekanı müthiş. Tam olarak konsept ve çok kalabalık olmayan konserler için müthiş samimi bir mekan. Amerika’da bu tip mekanlar vardır. Canlı performans ortaya koyarlar ve az sayıda çok sadık dinleyiciler gelir. Çok da popüler gruplar çıkar hatta buralara. Bizim türk grupları ise her bir şeyi abartmaya bayılıyor. Rock’n Coke da bile rapçi çıkardılar, daha ne olsun!

Neyse konumuzdan şaşmadan tekrar dün geceye dönüyoruz ve Hooverphonic‘in canlı performansından, benim amatör iPhone telefonum ile yaptığım video kayıtlarına kalanları sizlere sunuyorum..

Albümlerini bulun, indirin bir yerden. Yoksa çok şey kaçırmış olacaksınız!

Pazar Chill-Out’da görüşürüz.

L

No Comments »

Bu yazı 21 Ocak 2011 tarihinde dipnot.tv adresinde yayınlanmıştır.

İnsanın içinde var olan merak duygusu, ona, göreceli olarak bile yapılması pek mantıklı gelmeyen şeylerin peşinden gitmesi için gereken cesareti vermiştir her zaman. 15.yy’da eski dünyanın insanları bile bu his ile, dünyanın geri kalanını buldukları için tarihin seyrini değiştirmişlerdir.

Bir yerden başka bir yere gitmenin eski zamanlara göre çok daha kolay olduğu bu günlerde, teknoloji ile beraber gelen ve sadece amaca yönelik olan ulaşım imkanlarının tercihi çoğunluğu temsil etmektedir. Yine de eskiden beri “ yolculuğun “ kendisinin gidilecek yere varılmadan önceki duyguları olgunlaştırdığına inanan insanların olduğu bilinen bir gerçektir. Ben de, kendimi bu gerçeğin bir parçası olarak hissetmemin hayata geçişi olarak 72 saatlik bir tren yolculuğu ile İran’a gittim.

Haydarpaşa’dan kalkan ve Tahran’da son bulan Trans-Asia’nın gardaki bekleyişi.

72 saat düşünüldüğü zaman, ilk olarak uyuma saatleri aradan çıkarılıyor, yemek saatleri ve diğer bütün teknik zaman dilimleri de çıkarıldığı zaman geriye yine de oldukça uzun saatler kalıyor. Bu saatler ile olan buluşma hem bir tedirginlik hem de bir heyecan yaratıyor.

Gece yarısı Haydarpaşa Garı’ndan ayrılan tren öğlen Ankara garına varıyor.

Yataklar rahat, trenin raylar üzerinden akıp giderkenki periyodik sallanışı ve çıkardığı sesler insana uykuya dalması için güzel bir ortam sunuyor. Tünellere girdikçe değişen hava basıncının kulaklardaki etkisi ve gözlerimi kapadığım zamanki trenin hangi yöne gittiğini algılayamıyor oluşum daha önce yaşamadığım deneyimler için bir başlangıç işareti olduğunu fark ediyorum.

Ankara garında trene dahil olan Türkiye’de yaşayan İran Azerisi öğrenciler ile tekrar Anadolu’nun içlerine olan yolculuk devam ediyor.

Ülkemiz geçmişinde ise, tren ile yolculuklar genç cumhuriyet dönemlerinde, Osmanlı’nın son zamanlarında yapılan raylar üzerinden gerçekleşmiştir. Bundan yüz yıl önce trenin ne kadar önemli bir ulaşım aracı olduğunu anlamak için, o zamanlarda yapılan tren istasyonlarının şehirlerin en önemli noktalarında konuçlanmasından anlayabiliriz.

Günümüzde ise zaten fazla seyahat etmeyen türk toplumu için tren yolculukları sadece amaca yönelik bir kullanımı temsil etmektedir.

Anadolu’nun içlerinden geçiş anındaki bir manzara.

Yolculuğun son 36 saatine girdikçe trendeki İran’lı sayısı da artmaya başlıyor. Yıllarca merak ettiğim bu insanların içlerinde olmak ve onları gözlemlemek heyecan verici geliyor. Kurban Bayramı tatilinin de etkisi yadsınamaz tabii ki bu İranlı’ların trene binişinde.

Avrupa standartlarında olan türk treninin koridoru.

Trans-Asia hattındaki tren gayet konforlu, restaurantında çok fazla çeşit olmasa da yemekler tatmin edici. Alkol satışı da serbest. Teknik ekip de güler yüzlü gayet. Çalışanlar ile de tam bir hancı-yolcu ilişkisi söz konusu. O trende herkesin kendi rolünü oynadığını bildikleri için, onlar da üstlerine düşen rolü oynuyorlar.

Yolculuk sırasında bu tip manzaralar ile öncesinde düşlediğim “ ilham perileri diyarında “ olduğumu anlıyorum. Bir fark ediş bile diyebilirim buna.

Bu tip uzun tren yolculuklarındaki en belirgin olaylardan biri de, herhangi bir istasyon olmamasına rağmen birden trenin duruveriyor olmasıdır. Bir süre sonra anlıyorum ki bu durum başka bir trenin yan tarafımızdaki ikiye ayrılan kısımdan geçecek olması. Yukarıdaki fotoğraf da o an da çekilmiş bir karedir.

Muş civarlarında bir Anadolu köy okulu.


Tatvan’da Van Gölü’nü geçecek olan trenli vapura geçiş.

Yolculuğun türk trenleri kısmını bitirdikten sonra iran trenlerine geçiş yapmak için bu, içinde tren vagonları bulunan vapura biniyorum. Değişiklik sadece trenlerde olmuyor ve vapura bindikten sonra İran’lı kadınlar da bir takım kılık kıyafet değişikliğine giriyorlar. Alkollerin son yudumları da hızlıca bitiriliyor ve artık İran sistemine geçiş için her şey hazır.

İran treninin koridorundan bir görüntü.

Gece yarısı İran trenine bindikten sonra, sınırdan geçiş işlemleri için o dondurucu havada sıcacık yataklarımızdan çıkıyoruz. Eksi dereceleri gören hava sıcaklığında bir sınır karakolunda geçiş işlemlerimizi yaptıktan sonra da, o kendisine has atmosfere sahip olan İran trenindeki soğumaya bıraktığımız yataklarımıza dönüyoruz.

İran treni etkiliyor beni. Sanki nostaljik bir gezintiye geçiş yapıyoruz. Vagonların daha eski bir üretime sahip olduğunu düşünmeme rağmen, türk trenindeki kadar konforlu ve rahat bir yapıya sahip olması şaşırtıyor beni.

İran’daki ilk sabahımda Tebriz Tren İstasyonu’nu incelemek için içeri giriyorum. İlk dikkatimi çeken şey, çalışanlar arasında kadınların sayısı ve garın mimarisi. Gardan çıkınca ise, yolculuk boyunca sohbet ettiğim İran’lı bir bayanın beni görünce tanımamazlıktan gelişi içimdeki merak duygusunu daha da ateşliyor.

Bu şaşkınlık ile beraber tekrar, tamamen kendine has bir teknolojik gelişime sahip, farklı kuralların işlediği, kompartmanlarında yolcuların ayakkabılarını çıkarıp oturduğu ve resmi çalışanların asla kravat takmadığı iran trenime biniyorum.

Kendine has güzellik anlayışı ile oluşturulmuş iran treninin restaurantı. Perdeler ve yerdeki halı göze çarpıyor ilk seferde.


Gece yarısı Tahran’a varacak olan trenden son gün batımı.

72 saat içinde hayallerimi, farklı insan hallerini, gitmek olgusunun bir yansımasını ve hepsinden de öte kendimi daha önce görmediğim şekilde inceleme fırsatım oldu. Bir hüzün ile ayrıldığımı söyleyebilirim bu trenden. Bu sebepten ötürü de kendi iç dünyasına yolculuk yapmayı düşünen insanlar için en yakın zamanda Haydarpaşa’ya gidip en uzak yere bir tren bileti almalarını öneriyorum.

Tahran’da trenden indiğimdeki kafamdan geçen bütün bu düşünceleri, iki hafta boyunca İran’ın içlerine yapacağım ve geceler boyunca sürecek olan diğer tren yolculuklarını bilmeden hissetmiş olmam ise büyük bir gerçeklik olduğunu söylemeliyim. İran’ı anlatan devam yazısında görüşmek üzere…

dip not: daha fazla fotoğraf için http://www.flickr.com/photos/leventkopuz/sets/72157625675407374/

No Comments »

« Newer PostsOlder Posts »