Tag Archives: fotoğraf

Fas Diyarları..

 

En başta şunu söylemem gerekli; 6-7 yıldır yazdığım Blog’umun arşivi ( yaklaşık 100 tane bu genellikle bu uzunlukta girdi ), geçen gün yapılan bir hata nedeni ile geri dönüşü olmayacak şekilde uçtu gibi görünüyor. Geri dönmesi için şu an uğraşılıyor. Yazılar kurtarıldı da fotoğraf bakalım.. Eğer kurtarılmazsa bu blog’lar, bu yazdığım blog yeni bir başlangıç olacaktır benim için. Her şey de bir hayır vardır.


Ve Fas..

Uçsuz bucaksız çölleri, kumdan şehirleri, bazen yeşil bazen kahverengi dağları, binlerce yıllık tarihi ile Fas yolculu… Yok yok, böyle bir yazı olmayacak tabii ki. Daha samimi takılıyoruz biz burada.

Geçenlerde 10 günlüğüne Fas’a gittim. İş için değildi. Çanta sırtımda gezdim durdum yine. Öncelik ile Fas’a gidecekler için biraz teknik bilgi geçeceğim, sonra mevzuya fotoğraflar ile başlayabiliriz.

Fas’a el – magrib derler. Batı demek. Yani batıdaki yer. Arap ülkeleri arasındaki en batıdaki ülke burasıdır.

Bu da sırt çantalarımın içindekiler;

Mutlaka ufak bir dürbün alın yanınıza. Çok keyif veriyor.

Screen shot 2013-08-09 at 1.50.02 PM

 

Öncelikle şu müziği bir açın güzelce. Fas’a ait müzik. Arkada çalsın;

Berberi’ler baya karizmatik tipler.

Bilmeniz gereken en can alıcı şeyler de bunlar:

Fas klasik bir Arap ülkesi değil.  ( Ortadoğu gibi. ) Berberiler, Afrika içlerinden gelenler ve Araplar temel oluşturuyor etnik kimliğe.

Ne olursa olsun, esnaf ile alış-veriş yaparken pazarlık yapın. Bir şeye 250 Dirhem fiyat çekiyorsa, emin olun ki onu satacağı fiyat 80 ile 130 Dirhem arasındadır. Direk 50 Dirhem fiyat çekerse, onu da 25 ya da 30′a bırakır. Taksilerde ise, atıyorum bilmem nereye gideceğiz deyip, akabinde EN FAZLA 25 Dirhem ? diye sorun. O 50 Dirhem dese bile sen 30 de ve yoksa gider gibi yap direk tamam diyor. Çoğu zaman gider gibi yapınca istediğin fiyatı kabul ediyorlar.

Pek çok şehirde siz sokakta dolaşırken yanınıza gelip size bir çeşit rehberlik yapma teklifinde bulunurlar ya da Fez gibi şehirlerde siz zaten kaybolmuşunuzdur, mecburen sokakta birine soracaksınız gitmeniz gereken yeri. Bu tip insanlar çoğu zaman, takıl peşime götüreyim seni der ve asla para istemeyeceğim der FAKAT para istiyorlar. Sakın inanmayın. Bu tip durumlar için cebinizde, 5, 10, 20 Dirhem’ler bulundurun. Bu arada 1 TL, 4.25 Dirhem’dir.

Dükkanların ya da insanların fotoğraflarını çekerken MUTLAKA izin alın ya da çok yetenekliyseniz çaktırmadan çekin ya da 3, 5 Dirhem verin adama. Öyle hayvanat bahçesindeki maymunu çeker gibi bilmem kaç bin km öteden gelip adamın dükkanını veya evini çekmenden hoşlanmıyorlar. Ki haklılar.

Şeriat yok ülkede. Kadınlar istediği gibi giyiniyorlar.

Ülkenin genelinde haş haş üretimi ve satımı illegal ile legal arasında bir şey. Sokakta yürürken, haş haş ister misin diye soran çok çıkar. Ramazan’da gitttim işte, iftarı bile jo ile açıyorlar.

Araplar heyecanlı bir millet, normal konuşmaları bile harala hurala kavga gibi gelebilir size. Korkmayın normal konuşuyorlardır çoğu zaman. Zaten kavga ettiklerinde bir birlerine vurduklarını görebilirsiniz.

Fas Rotam da: Casablanca – Marakeş – Fez – Chefchaoune  - Casablanca’ydı.

Neyse girişelim mevzuya.

Bu arada, fotoğraflar aynı zamanda yeni aldığım FUJIFILM X100S kamerası için de bir inceleme olacak. Bütün fotoğraflar bunun ile çekildi ve sıfır PS edit vardır. Pozlama dahil.

Şimdiden söyleyim, kamerayı alacaklar bu mağazadan uygun fiyata temin edebilirler;

http://www.sirkecifoto.com/

 

Gece uçuşu ile gittim. Ve yine bir havalimanı klasiği, körüğün kapı numarası değişmiş ( Gate ) ve olması gereken gate’de böyle bir manzara. Dikkatli olun bu tip durumlara.

 

DSCF0415

Demiştim ya Araplar genel olarak heyecanlı ve agresifler diye. Daha dakika 1 gol 1 uçakta bağırıp çağırmaya başlayan bir adam. Çok yordu bizi çok.

DSCF0434

 

Casablanca’ya indik. Muhammed V. Havalimanı. Hemen altında Marakeş’e giden tren garı var. Aslında önce Casablanca’nın merkezine, sonra Marakeş’e gidiyor buradan tren. 130 Dirhem Casablanca – Marakeş tren.
DSCF0442

Ve Marakeş. Tren garı Old Town yani benim varmak istediğim asıl mevzunun olduğu yerden biraz uzak. Taksi ile 30 Dirhem’e gidiliyor. Ben yürüdüm. Güzel oluyor çantalar ile yürümek.
DSCF0465

Marakeş tren garı. DSCF0468

Old Town’a girerken seni karşılayan Koutoubia Camii’nin minaresi. Fas’ta minareler böyle.
DSCF0478Hostel’i buldum. Çantaları da bırakıp biraz dinlendim ve sokaklara ilk vuruşum kendimi. Marakeş’in sokakları..

DSCF0490

Souk, çarşı demek.

DSCF0491

Fas’ta dericilik oldukça gelişik durumda. Sanayi olarak değil ama el işi olarak her yerde karşınıza çıkıyor. Bir de bunu kök boya ile renklendirip her bir şeyde kullanıyorlar. Bu deriler de alakasız bir yerde kurumaya bırakılmış.
DSCF0493

Işığı, gölgesi gerçekten çok karakteristik bir yer Marakeş.

Fas’ta İngilizce ile zorlanabilirsiniz bazı yerlerde. Fransızca ve Arapça ile ise çok rahat edersiniz.

DSCF0496

En başta söylemiştim, izin alarak çekimlerde sorun olmuyor diye. Burada da izin almıştım. Marakeş’te çok fazla üretim ve satım var. Tüketim var mı bilmiyorum. Şehir yaşayan bir sinema set ortamı gibi.

DSCF0499Kaybolmuştum. Aslında, Marakeş’te gidilmemesi gereken her yere gittim. Şehrin kuzey doğusuna doğru hava kararmaya yakındı kayboldum. Biraz stresli bir şekilde kendimi bir taksiye attım yine pazarlık ile 25Dirhem’e Jemaa El – Fna’ya ( Old Town Meydanı ) döndüm. Ki hostel’im de, bu meydanın hemen arka sokağında nefis bir yerdeydi.

En iyi keşfetme yöntemi zaten kaybolmak değil midir..

DSCF0517

Jemaa El – Fna.. Yok böyle bir yer baba. Gündüz halini görüyorsunuz bu fotoğrafta. Hava kararınca başka bir şeye dönüşüyor.DSCF0521 İftar vakti. Sokaklarda iftarını yerde, masada açan insanlar var. Bizim gibi 35m’lik iftar sofraları yerine 1 tane Moroc ( Fas ) çorbası 4 tane de Hariri ( Hurma ) ile iftarı açıyorlar. Net. Ramazan’da hassaslar bu arada. Sigarayı, suyu öyle ulu orta cayır cayır içmeyin insanlara karşı. Ayıp. Ama dikkatli biraz saklayarak içerseniz de, size gözleri ve gülümsemeleri ile teşekkür ediyor görenler.

DSCF0526Ve tekrar Jemaa El – Fna. Bir film seti. Buradan ışığı çıkar kandilleri koy, tüpü çıkar odun ateşini koy 1500′lü yıllara direk geri dönersin.
DSCF0533 İftar’dan sonra burası belirli sistematiğe göre yemek alanları açılıyor. Sümüklü böcek, salyangoz, büyük baş sakatat, beyin, dil, damak ya da normal et her şey bulabilrsiniz. Balık ürünlerini tavsiye etmiyorum. DSCF0534 Sümüklü böcek satan bir yer.DSCF0535 Sadece yemek de yok. Sokak tiyatrocuları. İnsanlar izliyor ve sosyalleşiyor. Arapların hitab ve ikna yetenekleri oldukça güçlüdür. Bu konuda kendini geliştirenler yine Jemaa El – Fna meydanında bunu ortaya koyuyorlar. Bu tip tiyatroların fotoğraflarını çekerken dikkatli olun yine. Kolu havada olan adamın yanındaki gibi adam sizi fark ettiği zaman çekinmeden sahne biter bitmez yanınıza gelip para istiyor. Fuji X100S denen kamera, bu tip yerler için mükemmel bir alet. Sessiz, ufak, kaliteli. Tam bir sokak kamerası asla dikkat çekmiyor.

Bu arada bu alttaki fotoğraf 5000 ISO falan olsa gerek.DSCF0545 Jemaa El – FnaDSCF0552 Ben de bir yere çöktüm. Tam önümde de bir tane keçi bir tane sığır kafası var. Haşlanmış tabii.DSCF0554 Bu dükkana mutlaka gidin. Bu alttaki fotoğrafı gösterin ve o dükkanda yemek yiyin. Bazı günler bu dükkanın yerine başka bir dükkan oluyor. Bir gün o, bir gün bu. Fiyat tablosu da orada.DSCF0557 DSCF0559

Jemaa El – Fna’yı izleyecebileceğiniz güzel kafaler. Buraya da çıkıp bütün o ışıkları ve özellikle sesleri içe çekmek 1400′lere doğru çekiyor insanı.

DSCF0561

Majorelle Bahçesi’nin orada bir kafe. Şehrin kuzey batısında surların dışında. Kafası olan bir yer. Yves Saint Laurent de burada epey vakit geçirmiş, ilham almış falan. Neyse, ben wikipedia değilim bunu hep söylerim. Derinlemesine bilgiyi oradan alın, ben hikayeyi anlatıyorum burada.

Bu tip bir kafe bulmak neredeyse zor surların içinde ( old town ). Modern. Bu Majorelle Bahçeleri Avrupa eseri olduğu için yanındaki kafe de böyle oluyor tabii. Çok kazık bir yer haberiniz olsun. DSCF0581 Majorelle Bahçesi..DSCF0591 DSCF0598 DSCF0603Ben Youssef medresesi. Medina denen surların içindeki şehirde. Dünyanın ilk medreselerinden biri. Medrese demek, ilim, bilim, fıkıh eğitimi veren, Kur’an ışığında eğitim dağıtan yatılı okullardır. Çok sağlam bir yer. Mimari açıdan saatlerce hatta günlerce incelenecek bir mekan.
DSCF0618Avlusu ve abdest alma yeri. Kapı da, cemaatin namaz kıldığı yer.

DSCF0619Ufak pencereler, öğrencilerin kaldığı minik odalar.
DSCF0642

Gündüz vakitleri Ramazan’da daha sakin oluyormuş ortalık. Kesinlikle işime geldi bu durum. Bir de aynada ben varım.DSCF0659 Ve yine olay bir yer; Tabakhaneler. Burada kök boya elde ediyorlar. Deride, kıyafette kullanıyorlar. O kadar zor bir işlem var ki orada. Mutlaka gidin. Tabii giderken cebinizde 25-30 Dirhem bozuklukları da hazırlayın önceden size siz istemeseniz de rehberlik edecek kişiye verirsiniz. Keskin bir kokusu var mekanın. Her şehirde bu tip yerler var. Zor çalışma şartları epey. DSCF0664

O kök boyalardan yapılmış deri minder kılıfları.DSCF0667 Güzelce yorulduktan sonra hostel’e gitmek yok öyle. Old Town’un dışına atıyorum kendimi. New Town diyebiliriz buraya. Bambaşka bir yer. Tamamen. Modern, düzenli, sağlam fakat SIKICI.

Bu New Town’u gördükten sonra aklıma gelen ilk soru; burayı böyle düzenli ve şık yapabilen bir sistem neden Old Town’u bu kadar keşmekeş ve kaos içinde bırakıyor ?

Cevap; Fas’ı Fas yapan şehirler bu sayede ayakta duruyor turizm için. Ve bu şekilde eşsiz oluyorlar.

DSCF0669

New Town’un göbeğinde çimlere çimdikten sonra günü batırıyorum. Bu da bir otel. 15 yıldızlı.DSCF0674 Bu da benim kaldığım fakirhane. Hostel’im. Adı Rainbow Hostel. Şiddetle tavsiye ediyorum. Yeri ve özellikleri pek iyi.DSCF0680 O gösterdiğim yukarıda olan kafelerden Jemaa El – Fna manzarası. Yılan oynatıcılar, kör gözlü dilenen çocuklar, takla atan maymunlar, atlar, eşşekler.. Merhaba 1500′lü yıllar.DSCF0689 Meydanın solu yani Old Town’un girişi. Sağ taraf meydan.DSCF0691 Meydanın sağı. Benim hostel de, saat 2 yönünde 2. arka sokakta.DSCF0696 Bu sefer, biraz daha iddialı olup sakatat olayına girdim. Jemaa El – Fna da yine bu yemek yeri. Genellik ile el ile yeniyor burada yemekler. Peçete verilmez. Kağıdı sabunlu sıcak suya batırıp verirler sana ve daha iyi temizler ıslak mendilden. DSCF0701

Bu dükkan önceki dükkan ile aynı yer. Ama dediğim gibi bir akşam o açıyor bir akşam bu. 15 numara olsa gerekti bu dükkan.DSCF0705Çok heyecanlı, neşeli ve hareketlenme katsayıları yüksek bir millet demiştim. Kafalamışlar bir turisti eğleniyorlar.
DSCF0714

2Pac.DSCF0721ATM’de para çeken bir çift ayakkabı ve bir çanta.
DSCF0733 Meyve suları çok popüler. Gün içinde mutlaka 2 tane atın. Günlük vitamin. DSCF0735

Marakeş’in güney batı bölgesinde yer alan Mellah’ta bir Sinagog. Mellah Yahudi mahallesi demek. Yüzyıllardan beri Yahudi’ler bu tip Mellah’larda yerleşmişlerdir. Tabii ki şehrin her yerindeler ama evleri bu bölgede genelde.DSCF0766

Fenerbahçe ? Kardeşimsin. Beşiktaşlı’yım.
DSCF0795

Aynadan, ben ve o.DSCF0796

Jemaa El – Fna’daki en popüler kafelerden biri. Cafe de France. Sömürge esintileri. Güzel ve rahat bir mekan. Burada mutlaka Tea Mint için. Naneli çay. Zaten en yerel içecekleri bu. Mutlaka deneyin. DSCF0807

Benim masa. Naneli çayın nanesi kalmış.

DSCF0815Fez’e giden gece otobüsüne binmek için Old Town’dan çıkıyoruz. Teravih namazını Koutoubia Camii’nin avlusunda kılanlar ve onları koruyan polisler.
DSCF0854Fez’deki hostelimin avlusu.
DSCF0878Fez’in sokakları.. DSCF0884 DSCF0879 DSCF0889 Fez’de bir başka medrese. Qarawiyine Medresesi. Çok iddialı bir yer daha. Bir dış avlu duvar detayı.DSCF0896Namaz kılınan alanın kubbe içi. Ahşap.
DSCF0899 Avlusu. Ortadaki de yine abdest alma yeri.DSCF0902 Bu Fez bir garip yer. Neresinden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Alacalı bulacalı bir şehir..DSCF0909

Bir şehirde 9400 tane sokak olur mu arkadaş! Old Town’undan bahsediyorum. Dünyada eşi benzeri olmayan bir şehir. Bir keresinde tam 25cm eninde bir sokağına girmiştim. 25cm eni olan bir sokak.. UNESCO korumaya almış tabii ki.

Ben de Napoli’yi bir şey zannediyordum bu konuda..
DSCF0914

Çetin pazarlık savaşları. DSCF0920

 

Fez’in güney doğusu.

DSCF0926 Detay.DSCF0936 El işi çok fazla var Fez’de.

Fez, Marakeş’e göre daha fazla zanaatçılar ve estetik ile dou bir yer. Çok fazla sayıda el işi üretim var. Hem sanat – estetik kaygısı ile yapılmış hem de satılabilir şeyler.

Mesela bu alttaki. Gün içerisinde gelip geçerken yapıyor ve hemen yan tarafında da bitinleri satıyor. Her yer böyle Fez’de neredeyse.

Peki soru şu; bu kadar alım gücü var mı gerçekten bu insanların ? Ya da bu kadar fazla tüketim manyağı turist mi geliyor bu şehirlere ? DSCF0951

Bu adam bir efsane. 24 yıldır bu işin içinde. 9 yıldır da bizzat kendi yapıyor bunları. Bu video’yu izleyin: http://instagram.com/p/ccRD7jJ2QS/

Pazarlık pek kabul etmiyor. Seffarine meydancığından, Chouwara Tabakhanelerine doğru giderken, sağ tarafta ufak bir dükkanı var.

Tabakhanaler mükemmel kokuyor bu arada söylemeyi unuttum.

DSCF0962 Fas’ta yerleşik olan bir durum; Fransız krosan şeyleri. Evlerine alış-veriş yapan insanlar. Bab Rcif tarafları.DSCF0967

Fez’de kaldığım hostelden Muhammed. Naneli çay döküyor bardaklara iftar sonrası. Orada çay böyle dökülür.

Hostelin adı, Dar El Yasmine. Tavsiye edilir. Yeri çok çok iyi.

Fez’de bellir bir saatten sonra akşam 10 falan şehrin güneylerine ve ıssız yerlerine KESİNLİKLE gitmeyin. Pek çok hoş olmayan hikayeler dinledim yaşayanlardan. Benim de cüzdanım falan çalındı. Ah o bol dumanlı berberi kafeleri..

Cafe Clock ve Cafe Sahara diye iki tane mekan var turistlerin akşamları takıldığı. Cafe Clock hele, epey orjinal bir yer. Gidin.

Genel olarak Fez garip bir yer. Çok garip.

DSCF0999 Sabah 7.30′da Chefchouen’e giden otobüse bindik. Otobüsleri MUTLAKA CTM şirketinden alın. 5 saat kadar yolculuk ve sonra bu tank gibi Mercedes’e bindik şehrin içine doğru.DSCF1009

 

Şehrin girişinden, Chefchouen. Çok leziz bir mekan. Bu fotoğrafta, şehrin arkasındaki o yeşil dağlara iyi bakın. İşte oralar hep haşhaş tarlası. Gerisini siz düşünün..DSCF1012

İlk kaldığımız hostel’in terasından. Arap ülkelerinde genel olarak bir teras kültürü vardır. Kiremit çatılar yoktur pek. Bu hostel’in adı, Riad Baraka. Çok kıl bir İngiliz anne ve çocuk tarafından işletiliyor. Kendini Londra Ulusal Müzesi’ndeki gibi tedirgin hissetsen de, epey şık bir yer.

Orada 1 gece kaldıktan sonra, DADICILEF hostel’ine geçtim. Burada kalın mutlaka.

DSCF1014

Yine ben ve Fuji X100SDSCF1021 Bu Chefchouen, Marakeş ve Fez’den sonra müthiş geldi. Akdeniz’e yakın, ülkenin kuzeyinde. İnsanları daha huzurlu, daha sakin. Daha çok gülümsüyorlar. Para almadan yer yön bilgisi veren, sohbet eden insanlar da var. Daha yeşil daha mavi. DSCF1035 Chefchouen sokakları. Her seferinde yanlış yazıyorum gibi geliyor şehrin adını da idare edin artık. DSCF1046 Köpecik.DSCF1049 DSCF1052

 

İşte böyle mavi şirinler köyü gibi bir yer.. Zamanında o kadar haş haş’tan sonra tutmuş biri maviye boyamış oracıkta bir yeri sonra herkes o kafadan devam etmiş gibi.. MUTLAKA gidin.
DSCF1055 DSCF1063 Plaza ( Meydan ). DSCF1079Old Town’un tam ortasındaki Plaza’daki Camii’yi arkanıza verdiğinizde, saat 1 yönünde bu çocuğun çalıştığı bir kafe var. Burada takılın edin.

Fotoğraftaki çocuğu diyorum Mohammed. Kendi yaptığı minik yağlı boyayı bana satmadan önce imzasını atıyor. İspanyol omletleri de güzel yapıyorlar. DSCF1080 Muhammed’in yaptığı diğer minik işler.DSCF1081 Bu yolculukların da en güzel yanı; kalabalık oluyorsun ve sohbetlere giriyorsun farklı dünyalar ile. Bu da geride kalan naneli çay bardakları sohbet masasından..DSCF1104 Ve bir sanatçı. David Arbus. Almış başını buraya gelmiş. İlham veriyormuş bu şehir ona bir de para kazanıyor yaptığı baba gibi yağlı boyaları otel ve restaurantlara satarak.

Ailesel sıkıntılar yaşamış, dertli bir şekilde gelmiş. 1 ay daha kalıp dönerim diyordu. Neticede nispeten ne kadar daha rahat bir yer olsa da Chefchaoune, sanatın gelişmesi için kültürel bir alt yapısı ile birlikte bir bakış açısı gerekli. Bunun eksikliğinden İspanya’da bir yerlere gidecem diyordu.

Bu da, David hakkında bir haber: http://www.nytimes.com/2007/06/03/nyregion/nyregionspecial2/03arbusli.html?_r=0

DSCF1107

Chefchouen sokakları..DSCF1121

Su. Bu şehirde su var. Ve suyun değiştirdiği insanlar var. DSCF1124 DSCF1136 Plaza. Yine bir hır gür mevzusu. DSCF1141 Tadı damağımda kalarak ayrıldım Chefchouen’den. Belki yakında şöyle bir hafta on gün kaçabilirim yine oraya.

Ve sabah 07:00 otobüsü ile – tabii ki yine CTM – Casablanca’ya geçtim.

Eşyaları bırakıp, dinlenip Ain Diab’a attım kendimi taksi ile. Yürümeye kalkmayın, Medina’dan ( old town ) epey uzak. Günlerdir 1500′lü yıllarda yaşadıktan sonra, birden modern hayata geçmek sarsmadı değil.

Ve tabii ki Starbucks. Bazıları Gezi olaylarından dolayı sevmiyor fakat 31 Mayıs gecesi beni ve arkadaşımı gaz bombalarından korumak için içeri alan da onlardı.
DSCF1157

Ain Diab bölgesindeki Morocco Mall denen yerin içinden bir havuz. AVM’lerden kaçmayaçalışırken yine geldik bir AVM’nin kucağına.

DSCF1160

Morocco Mall’un sahile doğru olan tarafı.DSCF1175Casablanca bana Beyrut’u andırdı. Korniş denen up uzun bir sahili ve burada kendini spora vermiş koşu yapan insanlar. Okyanus havası harekete geçiriyor tabii.DSCF1196

Casanblanca’nın Okyanu sahili. Atlantik sahili. İlk defa Okyanus ile temas ettim burada. Gündelik Gel-Git’den dolayı, gündüzleri 40m kadar genişlikte bir ıslak kumsal alan kalıyor insanlara. Gün içinde burada genellikle futbol oynuyorlar ya da ata biniyorlar.

Atlantik kafaları..
DSCF1221 DSCF1231 DSCF1243

 

Hayatımda gördüğüm en güzel gün batımlarından biriydi burası. Casablanca’nın gördüğüm diyer yanlarını çöpe at, burası kalsın bana yeter.DSCF1261

İftar vakti sahildeki cadde. Fas’ta İslami ritüellere bağlılık yüksek. Fakat, okuyun, çalışın, gelişin kısımlarını kaçırmış gibiler dinin.DSCF1265

Casablanca’daki kaldığım odadaki yatağım. Burada normal Hotel’de kaldım. Hostel değil. Burada hostel yok zaten. Hotelin adı: Hotel Centrale. Tavsiye edilir.

DSCF1272

Hotel’den çıkış yapıp başladığım yere Muhammed V. havalimanına gitmeden önce lobide.DSCF1276

Casablanca’nın ana caddesi ve modern meydanı.
DSCF1286Hem gündüz hem de Ramazan’dan dolayı pek çok yer kapalı Casablanca’da. Haberiniz olsun.

Bu Casablanca, pek gereksiz bir şehir bir turist için. Yani özel bir nedeniniz yoksa tavsiye etmiyorum. En başta 3 günüm vardı burası için, gezinin içinde sadece 18 saat kalmıştı geriye burası için. O da uyumak ve uçağa binmek için.

Neden mi gereksiz ? Çünkü, ne modern ne değil. Ne Medina’sı ( Old Town ) şık ne de çok orjinal. Karakteristik yanı pek yok yani.
DSCF1301 Ve o eski tank gibi bir Mercedes taksiye atlayıp havalimanına doğru.. Şehrin merkezinden 35dk kadar sürüyor ve pazarlıksız sabit fiyat 250 Dirhem. DSCF1315

Yine modern şeyler ve yine kapital sistem. DSCF1321

AirArabia ile gidip geldim. Tavsiye edilir.

Fuji X100S için bir kaç not: Tam zamanlı profesyonel fotoğrafçılar için mükemmel bir hobi kamerası. O kadar ağır aletlerden sonra, bu kadar minik, hafif ve kaliteli bir alet çok iyi geliyor.

Renk algısı ve teknolojik özellikleri epey iyi. Lens iyi. Netleme hızı, iyi DSLR lenslerden biraz yavaş. ISO performans, efsane. Malzeme kalitesi iyi. Alınır yani kısaca.

DSCF1330

5 saat sürüyor İstanbul – Casablanca. Güzel manzaralar veriyor yol boyunca Kuzey Afrika ve Akdeniz.

Bu yolculuk da burada biter.. Fas güzel şeyler kattı her geçen gün de yeni hisler doğacak içimde bundan eminim.

 

DSCF1342

 

Yolculuktan biraz daha fotoğrafa bakmak isteyenleri aşağıdaki Flickr galerisine alalım;

http://www.flickr.com/photos/leventkopuz/collections/72157621634548063/

( son 4 şehir. )

 

Yeni rotalarda görüşmek üzere.

Levent.

 

 

Ufak Ama Etkili

Her şeyin başı sağlık derler ya, ne kadar da doğruymuş; bugün tekrar anladım bunu..

Neyse.

Bazıları, bu blog yazılarım için, edebi yönden eksik ve cümlelerin bir biri arasındaki ahenginin yeterli seviyede olmadığını söylüyor. Olayı karıştırmış sanırım bu arkadaşlar, hepsine saygım var fakat benim öyle bir edebi şölen sunacam diye bir iddiam yok burada. Tabii ki, gelişi güzel kelimeler kullanıp da, seviyenin yerle bir olduğu alan değil burası. Hatta her geçen yıl daha iyi bir şeylere dönüştüğünü de söyleyebilirim.

Ben, kendi kalemimde fotoğraflardan yola çıkarak yazılar yazmaya devam edeceğim. 1 kişi okusa bile yazmaya devam edeceğim.

Mevzuya gelelim.

Canon geçenlerde, güzel bir oyuncak çıkardı. Bir lens. 40mm f/2.8. DSLR kameralar için. Boyutu, fiyatı, kokusu için aşağıdaki link’e bakabilirsiniz;

http://www.bhphotovideo.com/c/product/870179-REG/Canon_40mm_f_2_8_EF_Pancake.html

Ben de bir tane aldım, hem sokakta kullanmak hem de merak ettiğim için. Ekipmana sevdalı olup da, içeriğe önem vermeyi ihmal edecek noktayı da geçtiğime inandığım için aldığım yeni bir ekipman, bir sonraki ekipman için çok da fazla heyecanlandırmıyor artık beni.

Bu lens ucuz bir lens. TR’de fiyatı biraz daha pahalıdır fakat yine de alınır yani.

Bir kaç fotoğraf çektim ben de bu lens ile.

Hem tekniğinden hem de içeriğinden bahsedeceğim fotoğrafların.

Fotoğraflarda tek edit, çözünürlüklerin düşürülmesidir. Başka bir şey yoktur.

Burada f/13. Keskinlik fena değil.  Hızla büyüyen İstanbul’un, denizden ispatı gibi fotoğraf.

Barış Manço vapurunun sarıları, sanki Nikon D700 sarısı gibi çıkmış. Vapur ismi de güzel tesadüf, bugün doğum günü BM’nun.

f/2.8.

Haliç Köprüsü altında balık ekmek satan yerlerden birisi. Tavaya atılacak balıklar avuçlanıyor.

Buradaki blur etkisi çok muntazam geldi bana. Yumuşak bir bluru var. Diyafram da en açıkta.

f/2.8.

Köprünün sonuna doğru. Oltaya yemi takan çocuk ve onun yardımcısı.

Yumuşak blur etkisi, yakın taraftaki çocukta da en arkada görünen Kadıköy sahilinde de görünüyor.

f/2.8
Lensin makro’su diyebilirim buna. Makro domates. Çok bir makro’su yok.
Lensin vignet etkisini de burada güzelce görebiliyoruz. Balık fotoğrafında da vardı fakat burada daha belli oluyor.
Ovallaşen blur da hoş bence.
Burası tam Karaköy’de Yeraltı Camii’nin giriş taraflarında bir tezgah.
Ve başka bir tezgah.
f/2.8
Samimi bir gülümseme abiden.
Aspherical Element–High Image Quality denen zımbırtıdan dolayı, yastık etkisi dediğimiz şey oldukça az burada görebiliriz. Yani, distortion. Tezgahın yakın tarafına bakınca anlarsınız.
f/8
Katlı otapark Karaköy’de. İnceden yürümeye devam ediyorum anlaşıldığı gibi.
Keskinlik de yine fena değil. Vignet oldukça azalmış durumda diyaframı kıstıktan sonra.
f/2.8
1.5-2m’den, blur etkisi 45cm odağındaki cisim için çok aza iniyor gördüğünüz gibi. Blur etkisi dediğim şey, DOF’un tam tersi olan şey bu arada.
Şişe net. Fakat renkleri algılama olayı gayet başarılı lensin.
f/10
Kısık diyaframda ters ışık performansı.
Ghost yok, yansımadan gelen lens flare yok.
Bu ne demek ? İyi denilebilecek bir lens demek.
Merdiven de, Karaköy Antrepo’nun.
Türkiye’den çıkan en pahalı sanat eseri. Önünde de eser sahibi ile röportaj yapıyorlar.
Eserden bahsetmeyeceğim, çünkü yeteri kadar popüler bir içeriği ele almadığını düşünüyorum kendisinin.
f/2.8 1/160
Vignet yok fotoğrafta göründüğü kadar. Mekan aydınlatmasından o.
Ben.
Hatırlamadığım bir kıyafet dükkanındayım.
f/2.8
Yansımalı mansımalı, biraz daha karışık bir komposizyon fakat yine renkleri ve cisim detaylarını diyafram açık olmasına rağmen iyi göstermiş lens.
f/2.8
Sipariş beklerken yan masa. Yalnız başına cansız bir çiçek. Neyse ki güzel duruyor grafik olarak.
Bokehleri burada görmeye başlıyoruz. Karışık değil, muntazam yuvarlağa yakın ve içleri dolu yeterince.
Bu ne demek ? İyi denilebilecek bir lens demek.
Mekanın mutfağına ufaktan bir kafa sokmaca.
f/2.8
Sol kolonda hafiften bir yastık etkisi var. Sağda uzak kenarda her şey yolunda gibi.  Yakın uzak cisimler arasında biraz zorlanmış gibi lens.
f/2.8
Mimari bir kesit. Açısal bir mimari kesit. Açısal ve düşük enstanteneli bir kesit. Açısal, düşük enstanteneli ve açık diyaframlı bir kesit.
Renkleri iyi çıkarmış.
f/4
Meşalenin sıçrayan detayları yerinde…
Bu arada, Beşiktaş taraftarı oluyor kendileri.
Belki de serideki en hoş kare. İçerik ve komposizyon bakımından.
f/3.2
En parlak cisim olan ampüllerin detayları, az ışık gelen karanlığın detayları ve net bölgedeki detaylar. Gayet yerinde.
Bu fotoğrafta asıl dikkatimi çeken, bu odak mesafesinde ve bu komposizyonda, bu lensin perspektifi çok ideal bir hale geliyor.
Tam bir sokak lensi. Sokakta fotoğraf çekmek için müthiş hatta.
Hem fiyat hem ufak boyutu hem performansı hem de hızlı netlemesi çok ideal hale getiriyor bu lensi.
Canon’nun veya diğer markaların neden bu tip lensleri çıkardığını veya teknolojinin ucuzlayarak sanatın sosyolojik açıdan ne kadar değer kaybettiğini ya da kazandığını tartışmayacağım burada.
Bu mevzu, bu yazının mevzusu değil.
Bu lens alınır.
Unutmadan, doğum günün kutlu olsun Barış Manço. Büyük insan.
Çengelköy’den sevgiler,
L

Fotoğraf İle Dünya’ya Dokunmak

Hastalığımın bu 3. gününde – ki çok da denk geldi – güzel Çengelköy’den şehre, kendime ve olaylara bakabilme fırsatı yakaladığımı düşünüyorum. Son zamanlarda evde durabilmek için dua ediyordum 3 gün de olsa ve oldu. Fakat iğneler de cabası oldu. Bir de 39.5 var tabii. Vücut sıcaklığı olan. Neyse.

Aslında başka bir fotoğrafik olaydan ötürü yeni blog’u yazacaktım fakat beklenmedik bir gelişme, kendini ön sıralara sürükledi.

Fotoğrafın hep hobi olarak kalabilmesi ya da sanat ile alakalı olarak tutabilmenin bu ülkede bir hayli zor olduğunu söylemiş miydim daha önce bilmiyorum fakat şu an söylemek istiyorum. Bunu zor hale getiren bizleriz. İyi ve güzel olan her şeyin bir maddi ( para ) karşılığı olması gerektiğine inanmış ve buna göre değer biçmiş olan bizler, buna göre değer biçmemiş olan başkalarını görünce ne kadar da farklı geliyor bize yaptıkları şeyler. ( kendimi de katıyorum bu gruba. katmasam mı ya da bilemedim.. )

Diyeceğim o ki; sadece maddi bir beklenti ile yola çıkmadan, sıradan bir Mayıs’ın 15. gününde, Üsküdar’dan Kabataş’a geçerken çektiğim sıradan – güzel bir fotoğrafın, dünyada o gün çekilen başka sıradan – sıradan olmayan güzel fotoğraflar ile birleşip tek bir bütün olması ve bunun da dev bir kitap haline gelmesi, bu kitabın da masamda bir hediyeye dönüşmesi sanırım milyon lira ile alınamayacak bir haz ya da motivasyon kaynağı.

Olay, A DAY IN THE WORLD. Dünyada 15 Mayıs’ta olan bitenleri, bir kaç ay öncesinden bir çağrı ile fotoğraf çeken herkesi harekete geçirip fotoğraflamaya iten ve ortaya çıkan yaklaşık 100.000 kareden, 1.000 tanesi ile o günü derleyen bir organizasyon. Bu 1.000 kareden, hem sergi hem de fotoğraf kitabı yapıldı.

Kronolojik sıra ile düzenlenip, 15 Mayıs’ta dünyada ne oldu algısı yaratıldı da diyebilirim kısaca.

Web Sitesi: www.aday.org

Aşağıda, ilk karşıma çıkan katılım ilanı var.

Masamda duran güzel hediye işte buydu.

Olayın altmetni.

Kapak fotoğrafı bile 15 Mayıs’ın bütün dünyadaki farklı sahnelerinden oluşan bir kitap olma etkisini veriyor.

Bu tip büyük – hatta dünya çapında – olayların var olmasının baş etkenlerinden birisi de destek veren markalardır. Onlara da gereken özeni göstermek gerekli.

Neticede, bu fotoğraflar arasındna seçilen 45 fotoğraf New York’taki Times Square’den tutun da Avrupada’ki pek çok büyük dijital alana sahip meydanlarda gösteriliyor olacak. Bunun için de para lazım kısaca.

Bu da BBC’nin haberi: http://www.bbc.co.uk/news/entertainment-arts-19871370

Ve benim fotoğrafımın bulunduğu sayfa.

Sağ tarafta diğerlerinden biraz daha büyükçe olan 18. kare. Diğerlerinden büyük, küçük, şöyle böyle olması zerre umrumda değil. Neticede, bu fotoğraf o günün bir parçası ve benim için önemli olan bu dünyanın bu gününde yer alabilmekti.

Tabii ki yaptığımız her şey, her adım, aldığımız-verdiğimiz her nefes bu dünyaya bir kelebek etkisi gibi etkide bulunuyor fakat bu kadar dolaysız bir yoldan dünya çevresindeki insanlara ve düşüncelere hem de fotoğraf enstrumanı ile dokunabilmek benim için eşsiz bir haz.

Yoksa, tam sayfa, 2 yan sayfa girmiş fotoğraflar da var hem de D-SLR ile falan çekilmiş. Ben iPhone ile çekmiştim. Oturup ağlayayım mı şimdi yani..

Kitabın arka yüzü.

Ve şu anda kitaplığımdaki yerini almadan önceki, masamdaki son duruşu.

Kitaplığımda da, bundan bir kaç yıl önce yine böyle dünya çapında bir olaya katılmıştım; oradan da 9.000 foto arasından 100 fotoyu kitap yapmışlardı, yollamışlardı. Neyse işte, o kitabın yanına gelecek bu da.

Bak hatta o olay da burada: http://www.leventkopuz.com/blog/2009/06/22/thank-you-lee/

Bu link’ler niye tıklanarak açılmıyor anlamış değilim.. Bakarız buna da bir ara.. Copy/Paste de güzeldir ^^


Bendeki durumlar böyle. Hislerim, para-para-para üçgeninden sanat-karşılık beklememezlik-huzur üçgenine bir denge kurma çabalarımın sonuç verdiğini görmekten ötürü iyi durumda diyebilirim. ( Gerçek ve açık bir itiraf oldu bu!)

Aşağıdaki fotoğraflar da, A DAY IN THE WORLD olayının 22 ülkeyi dolaşan sergisinden bir kaç kare var;

© wilterius on instagram

© sofiiiamm on instagram

© rebeckasfoto on instagram

© nelhas on instagram

© dholmberg on instagram

© ailujn on instagram

© mrtnsn on instagram

© linusrockstrom on instagram

Sevgiler..

Levent

Gündelik Kareler

Bu yazı da, bir önceki yazı gibi analog fotoğraflar içeren bir yazı oldu.

Her geçen gün, analog kameralar ile fotoğraf çekenlerin sayısı artıyor ve bu durumun yükselen yıkama/tarama/baskı fiyatlarına rağmen azalmadığını da söyleyebilirim.

Peki bu iyi bir şey mi ? Asıl mesele bu bence fakat bu blog’un konusu bunu tartışmak değil.

Hep söylediğim gibi, daha kolay tüketimlik daha öz fakat ilham veren bir blog yapma hedefim var son 6 yıldır.. Buradaki fotoğrafların %90′ı anlık-belgesel görüntülerdir.

Neyse, ufak bir teknik bilgi olarak Nikon F3 – Nikkor 35/1.4 ve KODAK GC 400 film ile çekildi aşağıdaki kareler. Bazıları teknik olmadan fotoğrafın var olmayacağına inanıyor ya, bu bilgi de olsun o halde.

Taksim’de bir apartmanın merdivenleri. Yalnızlık hissi hakim geliyor bana fotoğrafta. Fakat deklanşöre bakarken sadece grafik olarak düşünmüştüm.

Bu tip karelerde, yalnızlık hissi o hissi bu hissi kadrajdaki sahneyi mekandan koparıp fotoğrafa koyduğun zaman oluşuverir. Yoksa, bir adım ötede yığınla insan da olabilir merdivenlerin.

Fotoğraf yanıltır.

Pecha Kucha olayından. Hollandalı’ların istilasına uğramıştı. Güzel de oldu. İstanbul’da böyle şeylerin yapılması da hoş bir şey.

Backstage fotoğrafları çeke çeke artık asıl konuya odaklanmanın yanında mutlaka yan etkenleri de fotoğrafa alır oldum. Buradaki gibi.

Pecha Kucha’da sunumlara başlamadan önce, biz ortalıkta dolanırken bir camın arkasında bu ikisi de bir şeyler üzerine çalışıyordu.

Üst taraftaki çubuk ışık yansımalar hoş. Bir de fotoğraf yamuk biraz. Terazi ayarım kaçmış inceden.

Bu yazıda pek teknik mevzulara girmeyecektim fakat bunu söylemem gerekli; bu KODAK GC 400 sarı renkleri pek doğru vermiyor. Yeşildi, maviydi falan pek başarılı.

Burası Ara Kafe.

Öğrendiğimiz insan hareketleri uyarınca da, adamın bir şeyler içtiğini anlıyoruz. Ortamı kafeden çıkarıp, hastane yapsaydık ve ortamın rengini de daha mavi yapsaydık, adam bir şeyler içiyor olmayacaktı -içiyor olsa bile-.

Fotoğraf yanıltır.

Fashion Week denen mevzudan bu da. Podyuma çıkmadan önce yapılan provadan bir kare.

Fashion Week bitti gitti, herkes yazacağını yazdı benim fotoğraflarım halen bitmedi. Nasıl bir üretim olayına giriyorsam orada artık.. Utanmasam bütün yıl buradan görsel çıkaracam ortaya.

Ama yok, yakında fotoğraf değil de bir inceleme yazısı yazabilirim bu Fashion Week için. Moda/Trend ile falan alakalı değil tabii ki; 3 sene boyunca edindiğim sosyolojik çıkarımlar ile alakalı..

Sarı renk çatlıyor demiştim ben.

Podyum şov’undan. Pek ilgili davetliler..

Kulis’te bir model.

Sahneye, ışıklara, insanlara ve kameralara çıkmadan bir adım öncesi. Defilelerin en çok ilgimi çeken parçası da bu çıkış anlarıdır.

Müthiş bir geçiş görünür modeller üzerinde. Hatta öz kişiliklerden numuneler bile ortaya çıkar bu bahsettiğim yerde.

Sahrayıcedit taraflarında bir otobüste yaşlı bir teyze.

Pozlamada sıkıntı var. Bende de sıkıntı vardı o anda ama.

Caddebostan basket sahaları.

İstanbul’un daha yaşanası tarafları.

Tespih.

Bizim bu taksilerin sarı oluşu ile New York’taki taksilerin sarı oluşu arasında bir bağlantı var gibi geliyor bana. Oradaki Limuzin Taksileri saymıyorum tabii ki.

Gittiğim pek çok ülkede başka sarı taksi görmedim diyebilirim.

Originals Street Party’nin sisli girişi.

Sağ ve sol taraftaki siyah bantlar sanırım film ile alakalı bir durum. Orada öyle bir şey yoktu yani aslında.

Bu fotoğraf bana, dağdaki köye sis basmadan bir an öncesindeki insanların normal davranışlarını anımsatıyor.

Originals Street Party’deki Fate’nin performansı.

Daha çok yolun başında olmalarına rağmen, sahnedeki duruşları ve seyirci ile etkileşimleri güzeldi. Ses çıkarır bu grup ileride!

Originals Street Party’den genel bir görüntü.


Bunu sevmiştim. Çekmeden önce de, çektikten sonra da.

Multitap ve sahnede Selim Siyami!

Once Müzik Event’ini dijital ile ticari olarak çektikten sonra, hiç bir ticarı kaygı olmadan analog ile bu sahneyi çekmek iyi gelmişti bana.

Fotoğrafta bazen kavramlar arasına sıkıştığın zaman, bir nefes almak veya düşünmek için zaman yaratmak için her zaman yapageldiğin şeylere farklı açılardan yaklaşmak işe yarıyor.

Teknoloji de çok kullanışlı avantajlar sağlıyor bize hem.

Netlik kaçmış! Ama sıkıntı yok bence.

Bir akşam üstü Eminönü’nden, çok alakasız bir yere giden bir otobüs. Grafiğini sevmiştim yine bu fotoğrafın. Hissettirdiği şeyler bende sonradan geliyor.

90′lar havası var sanki biraz. Neden geriye dönük işler yapma peşindeyiz ki aslında..

Belki de, elimizde olmadan kaçırdığımız o daha ¨doğal¨ dönemlere bir özlem veya bir atıfta bulunmak insani doğamızla daha çok uyuşan bir durumdur..

2012′de, ¨bu fotoğraf da 90′larda çekilmiş olabilir¨ diyorsak eğer, yine aynı noktaya çıkıyor mevzu; fotoğraf yanıltır.

Pazar’a kadar da yağmur varmış; hadi yine iyiyiz!

L

Analog Fotoğraf Konuşmaları

Biraz teknik bir yazı olacak diyebilirim bu blog için. Tutup da kendi fotoğraflarım üstünden, ¨doğru komposizyon budur¨diyecek değilim yine de.

İstanbul dolaylarında çekildi kareler.

Bir süredir kamera dolabının arkalarında, 18′e alınıp kulübeden çıkamayan yıldız oyuncu gibi bekleyen Nikon F3′e efsane lens Nikkor 35/1.4 takıldı ve film olarak da içine ilk defa kullandığım KODAK GC 400 taktım.

Bu 3′lü kombinasyondan çıkan sonuçlar da aşağıda işte.

Fotoğraflarda sıfır PS edit var bu arada.

Fotoğrafların pek çoğunun diyaframı 1.4 veya 2 civarında.

Burada 1.4′idi. IKSV’nin oralarda bir yer. Bu eski Nikkor lenslerin blur dokusu çok karakteristik.

Bu kare aslında, ilk defa kullanmaya başladığım KODAK GC 400 filmi bana oldukça sevdiren ve ısındıran bir kare oldu.

Aslında oldukça karanlık bir ortamdı burası. W Istanbul’un lobisi ve 1/8 civarıydı enstantene. Noise ( kumlanma ) yok denecek az, hem de 1/8′de.

Keskinlik kaybı da gayet yerinde.

Yine W Istanbul’dan.

Analog tadını az ışıkta çok iyi veriyor bu film. İlk filmden aldığım izlenimler arasında; bu lens ile bu filmin kimyasal yapısı iyi bir uyuşma içerisinde diyebilirim.

1/4.

Burada, Kodak’ın sarı tonlarına kayan ışık ısı dengesi ortaya çıkıyor. f/1.4.

Diyafram kısık burada. 5.6 civarında olsa gerek. Çok da kısık değil fakat ağaç yapraklarının ve çocuğun ayakkabılarının keskinliği yine de başarılı.

Direk lens’ten içeri giren çok güçlü bir gün batımı ışığından bile ghost ( lens lekesi ) oluşturmuyor bu Nikkor 35/1.4. Daha ne olsun.

Canon 50/1.0 bile ghost verirdi bu ışıkta.

KODAK GC 400. filminin beni şaşırtan bir yanı da burada çıkıyor ortaya. Fujifilm gibi davranıp Kodak, yeşil tonları daha parlak hale getiriyor.

Yani, Kodak, Fujifilm gibi davranış göstermiş burada. Garip.

f/1.4 yine.

Burada ise, çok ortalarda bir renk var. Daha soluk fakat mekan aslında bu kadar soluk renklere sahip değil.

Profesyonel bir film değil bu KODAK GC 400. Bu durum belli oluyor burada.

Yine aynı şekilde, yeşil – mavi tonlardaki kaymalar sol arka kısımda kendini gösteriyor.

Pek de analiz yapılacak bir fotoğraf değil ama Röyksopp olduğu için koydum buraya. Geçenlerde URBAN FEST’e geldiler de.

Bayat film etkisi. Kötü bir fotoğraf ama renklerin arada kalışını iyi gösteriyor.

Az ışıkta 4000K civarlarında doğru ısıyı yakalarken film, 4800K civarlarında daha pastel hale getiriyor renkleri.

Gündüz fotoğrafı. f/8. Bütün renkler tas tamam.

Gülümseyen kişi de, Bennu Gerede. Güzel bir kişilik..

Tatlı bir sinematik etki bırakmış gibi. Işık dengesi çok muazzam. Bir kaç fotoğraf sonra daha belirgin olacak bu durum.

Biraz fazla pozlanmış bir kare. 35mm’nin perspektifi çok ideal gerçekten.

Bu fotoğrafta da, film – lens – kamera üçgeninin çok başarılı bir çalışma örneği.

Bu kare çok zordu aslında. Ters ışık çok kuvvetli ve ışık denge aralığı çok yüksekti.

Yine de doğru renkler ve doğru ışık miktarı var fotoğrafta. Hatta normalden de daha iyi.

Nikon F3, Nikkor 35/1.4 ile gerçekten çoşuyor arkadaş.

Fotoğraf da Evlilik Fuarı Katalog çekimleri Backstage’inden.

Yine o bayat etki.

Netleyememişim ya la.

Normalde böyle bir fotoğrafı analog kamerada çekince, boydan boya bir ghost olur. Normalde olur da, iyi bir Nikkor lens ile keeerler..

Son fotoğraf, son sahne..

Özetle, bu KODAK GC 400 profesyonel bir film olmamasına rağmen, gayet başarılı sonuçlar veriyor pek çok ışık ortamlarında.

Tabii, beraberinde kullanılan lens ve kamera da oldukça önemli.

Nikkor lensler çok iyi şeyler.

Fotoğrafların içeriklerine laf atamadım da diğer filmleri bitirince artık yazarız bir şeyler.

Feyz almışsınızdır, ilham vermiştir bir nebze de olsa umarım bu kareler.

Sonbahar da iyi geldi çaktırmadan.

Sevgiler,

L

Marmaris’te Balık Gözü

Rap seven arkadaşlara öneri ile başlamak istiyorum önce; iTunes – Radio’lar arasında Rap kısmında SKY.FM var. İyi çalıyor. Yeni keşfettim.

Neyse, bu yazımızın olayı Balık Gözü. Hani bu, Instagram’dan Lomo’lara, ya da saçma sapan lens üzerine takılan oyuncaklara, her yere kadar artık karşımıza çıkan yastık etkisi denilen perspektife sahip lensler.

Geçenlerde çekim için 2 günlüğüne Marmaris’e gitmiştim. Yanımdaki kameraların bir tanesinde de bu lens takılıydı. Çekimden önce Marmaris’te Volkan ile biraz turlayalım dedik ve aşağıdaki fotoğraflar çıktı.

Bir de Marmaris hakkında izlenimler.

Otel odasında kamera ve ekipman son kontrolleri yaparken. Halı çok alakasız değil mi..

Otel odasından dışarısı. Bu arada bu lens Sigma 15/2.8. Merak edenlere detayları da burada: http://www.sigmaphoto.com/shop/15mm-f28-ex-dg-diagonal-fisheye-sigma

Otelden çıkıp sahilden yürüyüşe başladıktan 15dk sonrası. Bu saatlerde klasik bir şekilde Marmaris’te de, insanlar sahilden yok oluyorlar. İşin garibi, gün boyu hiç insan gelmemiş gibi kumsala.
Neyse devam..
Bizim ülkemizin turistik anlamda en başarısız olduğu başka bir konu da bu; Kartpostallar. Hiç bir niteliği olmayan hatta çoğusu saçma sapan içeriklere sahip, insanı heyecanlandırmayan görseller yığını. Geçen Mart ayında yine Kaş’taydı sanırım, çıplak 2 hatun vardı kartpostal’da. Sanki ülkeye gelene, bu hatunları veriyoruz pasaport kontrolünde.
Kartpostal’da ne gerek var; buradalar işte. Kaldırımda direk.
Yıllar önce boyle bir yelkenli ile yine buradan denize açılmıştım-tık. Fethiye’ye kadar. Güzel kafalar denize açılmak.
Marmaris çok düzenli bir yer. Bodrum’a veya Kaş’a göre özellikle.
Külahlar Balık Gözü’nden, göze girecek gibi.
Bu yazıdaki bütün fotoğraflar bu balık gözü ile çekildi ama bazılarında bu etki çok az hissediliyor değil mi. Çünkü teknoloji ile beraber, doğru açıda tutarsan lensi, hissettirmeden sadece ufak bir yastık etkisi veriyor lens. Bu da, doğru konuya doğru açı ile yaklaşırsan, yerine konulmayacak bir iş yapmana olanak veriyor.
Marmaris, Barlar Sokağı’nın bir üst paralel sokağı. Sağdaki bina çok tatlı. Bizim Ege Kıyıları çok başarılı da, çok daha bilinçli yönetilmesi ve yaşatılması lazım. Bunu açıkça hissetmek hoş değil her seferinde.
Düzenli liman.
Barlar Sokağı. Daha gece değil. Gece yüzlerce insan vardı; özellikle de İngiliz ve Hollanda’lı.
Buraya gidince insan daha iyi anlıyor haberlerdeki, ¨İngiliz turist Türk barmene aşık oldu!¨ başlıklarını.
Gece hayatı epey hareketli, Bodrum’dan daha hareketli hatta. Alanya’yı bilemicem, hiç gitmedim. Gitmem de kolay kolay.
Fakat buranın ruhu yok. Bodrum’un ruhu var.
Otel’e giden dolmuş. ( Lens başarılı değil mi ? )
Otel’e gitmeyen bisiklet.
Asansörde iki genç; Levent ve Volkan. Bu arada Volkan yeni produksiyon ekibimizin (Lights-Up) video işlerinden sorumlu kişisi.
Benim blog’larımda ikiye ayrılan bir durum var, kısaca şöyle: pek çoğu fotoğraf tabanlı olup alt metinlerin görseli tamamladığı blog’lar, azınlığı da: fotoğrafın altmetin ihtiyacı olmadığı blog’lar. Yani her türlü, fotoğrafın hayat verdiği şeyler buradaki şeyler. Diğer blog’lar ile karıştırmayın yani!
Haydi iyi Pazarlar !!

Likya Yolu’nda 2 Genç

Artık başlayabiliriz.

Bu yazı biraz uzun oldu fakat pek çok yabancı ülke için uzun gezi blog’ları yazıp da, ülkem için yazmamış olmam bir eksikti zaten. Gidermiş olduk bir nebze bu şekilde. 15dk falan alır okurken.

Yazıya başlamadan önce bu şarkıyı bir yandan açmanız tavsiye edilir; http://www.youtube.com/watch?v=q0bn-G6lnHA

Bu yazının olayı Likya Yolu. Kısa özetlemek gerekirse; Likya Yolu Fethiye’den başlayan ve Antalya’da sona eren, eski Likya Uygarlığı’ndan kalma ve zamanında Pers İmparatorluğu’ndan kaçmak için kullanılan 500km’lik bir güzergahmış. Şimdi ise dünyanın en önemli yürüyüş parkularından biri. Yılda 10bin kadar yabancı turist bu yolu yürüyor. Biz de yaklaşık 100km’sini yürüyebildik. Yürüyebildik diyorum çünkü mevzular biraz değişti yolda. Bazen kamp kurduk bazen de kuramadık. Fakat çok farklı kafalar yaşadık, evet.

Bu yolculukta, Fethiye – Ölüdeniz – Kelebekler teğet – Kabak Koyu – Patara – Yeşilköy teğet – Kalkan teğet – Kaş – Üçağız – Kekova – Kale – Myra – Olimpos ve Antalya noktalarından geçtik.

Bu yolculuğun bir de video’su gelecek yakında. Şu anda kurgu – montaj masasında kendileri.

Ve başlıyoruz fotoğrafalara..

Ölüdeniz’den ilk yürümeye başladıktan bir kaç saat sonra, ilk fotoğraflanmaya değer şey; ağaç.

Kabak Koyu’na giriş.

Kabak sahili.

Daha yaz sezonu öncesi olduğu için, masalar masaların üzerinde.

Sezon hazırlıkları yapan ve şansımıza açık olan bizim kaldığımız kamp tesisi; Shanti Garden. Pek güzel yer. Sezonda daha da güzeldir hatta.

Akşam yemeklerinin yendiği ve soğukta ısınılan yer. Kuzine de pişiyor yemekler ve çaylar.

Elif ve Eda. Oradalardı biz geldiğimizde.

Sonraki sabah Kabak Koyu. Bu evler yeniymiş.

Kabak sahil.

Bizim çadır da böyle bir şeydi işte.

Bu yolculukta öğrendiğim şeylerden biri de, köpekler ile anlaşmak. Kaldığımız kamp alanına ait anne oğul. Birinin adı Beyaz’dı. Diğerini unuttum.

Kabak’ta bir rota değişikliği. Rota üzerinde bazı yerlerde sezon kapalı olduğu için kamp alanları da kapalıymış. Bu yüzden atladığımız yerler de oldu.

Sonraki durak Patara.

Aracın bizi bıraktığı yer. Patara’ya daha var 4km. Önümde duran yükler de bize ait.

Yol tarif eden taksici amca. Çok iyilik severdi. Sohbeti de çok tatlı. Bizim erken geldiğimizden bahsediyordu burada sanırım. Nisan ortasında başlıyormuş genelde Likya Yolu yürüme mevzuları.

Patara köyüne doğru.. Seralar.

Bu sefer yoldan yürüyoruz. Fotoğrafın sonunda tepeler var ya, işte orayı aşıp bir bu kadar daha gideceğiz.

Yarısı bitti yolun. Bu da Toni. Geceleri soğuk, gündüzleri de sıcak olunca palto böyle ilginç bir hal aldı.

Sera.

Patara’ya vardık. Sweeney Tood kafası.

1 gece kaldık Patara’da ve oradan da ayrıldık.

Bu fotoğraf da sevgili arkadaşım Yaşar’a gelsin..

Patara, Likya Uygarlığı’nın büyük şehirlerinden biriymiş. Likya da, Roma İmparatorluğu’nun büyük eyaletlerinden biriymiş. Roma da, o zamanlar yani 500′lü yıllarda bilinen dünyanın en büyük devletiymiş. Dünya da…

Antik şehirde bir inek.

Patara kalıntıları.

Şehrin girişindeki takı.

Bu ağaçlar da ne alaka anlamadım ama güzel duruyordu tam antik şehrin kuzeyinde.

Antik şehirde bir traktör.

Antik şehirde taşları yiyen bir inek.

Antik tiyatro. Bu tiyatrolar efsane. Tiyatronun bilmem neresine otur ve yanındaki biri ile konuşuyor gibi bir şeyler söyle, bu söylediklerini de tiyatronun bilmem neresinde oturan başka birisi yanındaymış gibi duyuyor ! Bu da mı gol değil !!

Tiyatronun sahnesi. Roma’da tiyatrolar şehri en güzel yere yapılır ve izleyicilere müthiş bir görsel şölen verilir derdi arkeojeofizik hocam.. Üniversitede.. Sanırım 15 yıl önce..

Patara sahil.

Ve günün kahramanları; sağdaki Natalie ve soldaki erkek arkadaşı. Bu çift, biz tam sahile indiğimizde, ellerinde 5-6 tane kocaman torba ile sahildeki çöpleri toplamış geliyorlardı. Büyük bir alkışı hak ediyorlar gerçekten.

Dudes, I still appreciate it!!

Patara sahil’de gün batımı. Bu sahil 12km ve Muğla ile Antalya’nın batı sınırı. Burası anlatılmaz.

Pansiyonunda kaldığımız Ali Baba. Ortadaki. Yolunuz düşerse, kesinlikle ve kesinlikle gidin kalın orada. Patara’ya girişte solda kalıyor yeri. Zaten Patara çok orjinal bir yer. Oraya da gidin.

Ali Baba’nın telefonu: 0242 843 50 75. Boş boş arayıp da sapıklık yapmayın.

Patara’yı terk ederken, son bir kare. Likya tapınak mezarı da orada. Fotoğrafta görünen yer eskiden limanmış. Hatta St. Paul’du sanırım, Vatikan’a kiliseyi kurmadan önce Bari’ye buradan bindiği bir gemi ile geçmiş.

Hede hödö bir yer değil yani.

Ağaçta bir iz var, görebilen ? Bu iz Likya Yolu’nun izi. Bu izden yol boyunca her 35m’de bir var. Eğer yoksa, sıkıntı var demektir.

Garanti sponsor olmuş buraya. Olmuş yani o kadar.

Ağaç.

Yine yollardayız. Antik şehiri görebilen var mı ? İşte oradan yürüyerek çıktık buraya.

Doğada hatırlatıcı böyle olur. Bu ele yazma kafalarını da jeoloji hocam öğretmişti okulda. 15 sene önce sanırım..

Yollar..

Koyun ve keçiler ile arada yarış yapmak..

Sonraki rotamız olan Yeşilköy kavşağına varmadan önce mola verdiğimiz yerde çevre düzenlemesi yapan ekip.

2 Saatlik daha yürüyüş ve mola zamanı. Yeşilköy kavşağı da arkada görünen seraların olduğu yer.

Kavşaktan yaptığımız otostop ve Kaya Hoca. Kendisi lise hocasıymış ve bizim yürüdüğümüzü görünce direk yardım etti. Neden otostop çektik değil mi bir de o var. Onu da Toni’ye sormak lazım!!

O değil de, Kaya Hoca’nın mail’i kaybettim ben. Bu fotoğrafı atacaktım ona. Gören bilen varsa, göstersin bari bunu.

Kaş’a vardık. Kaş akşamları soğuk. Alakasız bir mevsimde gidince böyle olur tabii.

Ve bomba bir adam daha; Stefan. Tek başına motoru ile binlerce km yapmış ve buraya gelmiş. 58 yaşında. Fotoğrafta da bana web sitesini gösteriyor ve önceki gezilerinden fotoğraflar.

Stefan’ın web sitesi: http://www.stewimot.de/

Bir de 58 yaşında dedim ya gerçekten o yaşta. Bizim 58′lere bir çift lafım vardı ama kalsın, bulmacaya devam..

Hallo Stefan. I wish good luck for your next destinations.

Kaş’taki çadırın hali. Aslında çadır için çok da elverişli bir alan değildi fakat bizim çadırın kazıkları da pek sağlıklı olmayınca, çareyi taşlarda bulduk.

Kaş’ın merkezi ile kaldığımız Kaş Kamping arasında yaklaşık 400m kadar var. İstanbul şartlarında bir ömür boyu yol olsa da bu, o kadar yol yürüdükten sonra 15sn falan sürüyor.

Kaş’ta yeni sezon hazırlıkları.

Kaldığımız kamp alanının iskelesi.

Sezonu erken açan Almanlar. Zaten bir Alman turist çılgınlığı vardı. Başka memleketten insan almamışız içeri gibiydi.

Kaş’ta topçu gençler.

Bu kafalar da güzel. Karavancılar. 4-5 tane farklı karavan tayfası gördük sayılır yolda. Oradaki kızın da sorunu büyük gibiydi, nazikçe yardım teklif ettik ama nazikçe de geri çevrildik.

Kaş’ta gün batımı. Bizim kamp alanı da, tam karşıda binaların bittiği yerin 400m ilerisinde kalıyor. Yürümek güzel şey !!

Kaş Kamping’de kahvaltı.

Bu Kaş Kamping güzel bir yer. Gidilir yani. Klimalı odası, bungalow da var. Denizi de güzel. Kendi buzdolabın ya da restaurant falan da var.

Bu sefer motor kiraladık Kaş’tan. Üçağız, Kekova Adası ve Kale’yi görme durumları. 35km’lik de bir scooter yolculuğu ile..

Üçağız limanı. Yine ölü sezon olduğu için, in cin top oynuyor.

Üçağız sokakları.

Üçağız’dan pazarlık yaparak anlaştığımız Kaptan bizi Kekova’daki batık antik şehirlere götürüyor.

Ve götürdü. Bu Kekova’nın da olayı oldukça sağlam. Yine Likya Uygarlığı’nın kokusu var..

Burası da Kale. Kekova’nın karşısındaki yarım ada. Kale de, köyün tepesindeki kaleden geliyor. Sanırım, eskiden bu yarım ada Kekova ile hafiften birleşik olunca, bu aradaki yerleşim yerlerini korumak için de bu kale yapılmış. Diğer türlü bu yerleşim alanlarının etrafına yapılacak sur alanı yokmuş.

Kale’ye iniyoruz.

Ve Kale’deyiz. Saat 11 yönü Kekova.

Likya mezarlıkları. Bunları İngilizler ve Almanlar 1800′lerin sonunda patlatmışlar.

Kale’nin sahili. Yazın pek güzel oluyordur buralar.

Kartpostallara konu olan Likya mezarı.

Akşam’a doğru Kaş’a dönüş.

Sonraki sabah erkenden yola çıktık ve sonraki durağımız Myra’ya vardık. Bu nasıl bir cümle oldu böyle, TRT kafası.

Önce St. Nicholas yani Oruç Baba yok pardon Noel Baba kilisesine uğramakta fayda var. Kilise falan değil, bazilika kırması ama neyse bozmayalım adabı.

St. Nicholas’ın olayları da güzel. Açıp okumakta fayda var.

Kardeşim Medusa.

Myra’daki antik tiyatro. Doyamadım tiyatrolara. Büyükşehir’in bu kadar tiyatrosu yoktur.

Burası epey güzel korunmuş. Ama yine de söylenecek çok şey var. Yani bu yerler, yanlışlık ile İtalya ülke sınırları içerisinde yer alsaydı, eminim Türkiye’den şu anda giden turistten daha fazla turist oraya giderdi. Anlayana..

Ve kendimizi son durak olan Olimpos’a attık. Tanrıların kucağına bir nevi..

Bu fotoğrafta da, akşam yemeğinde tanıştığımız İsveçli çiftler. Hele benim yanımdakinin gözlüğü, tam bir İskandinav gözlüğü. Bütün o kaotik filmlerde o gözlüklerden var!

Elisabeth, Stefan, Anne Marie ve Sten..

Hi guys!! It was a good chatting with you! Cheers!!

Bu ekibe daha sonradan da bir kadın katıldı yine İsveçli, babası profesyonel fotoğrafçıymış. Onun da adını aldım: Hans Hammarskiöld. Ben de daha bakmadım adama, bakacam yazı bitince.

Çadırdan ve o ¨enterasan¨ yerlerden sonra Olimpos’ta çok lüks gelen oda. Ayna bile var!!

Bu arada burası Kadir’in Ağaç Evi.

Sezon hazırlıkları her zaman ki gibi. Millet sezon bitince gider sakin sessiz olsun diye, biz de sezon başlamadan..

B – E

Bizim fakirhane.

Dur biraz düşün bunu.. Sonra devam edersin okumaya. Hatta burada bırakıp başka zaman da devam edebilirsin okumaya.

Ağaç Evleri olan Kadir.

Benim takıldığım alan.

Olimpos’ta ufak bir tura çıkalım dedik ve o da ne; yine Likya Yolu!! 2 gün önce bırakmıştık oysa ki. Ya da o bizi bırakmıştı…

Olimpos’taki Roma Tapınağı. 4 sene önceki gibi duruyor..

Kırmızı – Beyaz Likya Yolu işareti. Yol buradan geçiyor ve kuzeye dağların arasından devam ediyor..

Ne de güzel bir dolunay…

Akşam ateş başı. Akdeniz akşamları kafası.

Bu sefer rota Antalya, parmak yine havada. Toni, profesyonel otostopçu kardeşim benim.

45dk kadar otostop denemesi yaptıktan sonra, gele gele bir İngiliz geldi. Yoldayız burada.

Ve Antalya’dayız. Medeniyet denen yerleşkede..

6 yıldır Kaş civarında yaşayan bir İngiliz amca. Yanlış hatırlamıyorsam Cam gibi bir şeydi adı.

Hi buddy!! Thanks to hitchhiking again.

Antalya’da Kaleiçi’nde ufak turlamalar..

Bu Antalya’ya hep soğuk bakardım da, vakit geçirilecek bir yer gibiydi. Fakat Mayıs’tan sonra sıcaklar fena hal alıyormuş. Bu sefer şanslıyız erken gittiğimiz için sanırım.

Antalya, Kaleiçi iskelesi… Gün batımı yine çok güzeldi. Yine doluydu.. Aşağıdaki abiler de saz çalıp türkü söylüyorlardı. Biz de yukarıdan katıldık inceden biralar ile..

Gerçek nedir onu sorguladık biraz, biraz da gerçeği sorguladık..

Ortadaki Bahadır. Antalya’daki şube. Çay eksperi. Çay ocağı falan da işletiyor hatta. Ortadaki de dağ keçisi!

Bütün Antalya’yı turladık onunla. Hatta uçağa yetiştirmek için bizi, bir ara kendini bile aştı.

Ve dönüş vakti. Antalya Havalimanı.

Pegasus. Poseidon’un Medusa’dan yasak çocuğu!!

O kadar yürü tırman soğukta kal konserve ye et, sonra zınk diye 10bin metredesin..

21. yy sıkıntılı arkadaş.

Neyse, en azından biz bir şeyler aldığımızı düşünüyoruz bu yolculuktan. Likya Yolu güzel mevzu. Yolda olmaktan ve doğadan keyif alanlar için şiddetle tavsiye edilir.

Antalya’nın batısı da, çok fena yerler.

Şimdi de Çengelköy’deyim. Bir Cumartesi gecesi de sessiz sakin geçsin diye yazıya vurdum kendimi 2.5 saattir bununla uğraşıyorum.

Hadi selametle..

Levent

2 değil, 3 film bir arada

Uzun sayılabilecek bir aradan sonra tekrar merhaba internet denen şey. Normalde geceleri girişirdim bu blog olayına ama nedendir bilmem gayet gündüz şu an. Gri bir hava var İstanbul’da hatta. Çok da soğuk değil. Rumeli Kavak’ı falan çok hoştur bu havalarda.

Neyse, uzun zamandır blog yazamamamın nedenini de söyleyim, video! Temmuz’dan beri bir video kafasıdır gidiyor bende. Ucundan azıcık bulaşmıştım ama tutup da Final Cut denen programı öğreneceğim aklıma gelmezdi. Aklıma sokanlar sağ olsun!! Çok s.kimsonik videolar çekiyorum aslına da bakarsanız; http://vimeo.com/leventkopuz/videos

Yeni bir tanesi de şu an yükleniyor hatta.

Fotoğraflara gelecek olursak; bunlar yine bekletilmiş ve demlenmiş tarzda fotoğraflar. Ekim’den kalma hatta filmekimi’nden kalma.

Vapurda başlıyor..

Bir yalnızlık hissi gibiydi pencereden uzaklara bakışım.. Yokluğun bir tahta, tahtada bir demir, demirde güneşin sarısı, sarıda başak, başakta rüzgar… Rüzgarda…

Çok güldüm şu an. Ne saçmalıyorum ben. ahaha.

Bildiğin vapur camı işte.

Bu arada kalmış gemilere acıyorum. Yeni yapılan gemiler gibi modern değil. Koltukları, sağı solu değiştirince de arada kalmış hissi veriyor. Tersten ergenlik gibi.

Demiştim ya filmekimi vardı o gün. 3 film’in ilkinin giriş olayı.

kırmızı. opera’ları andırıyor.

İlk filmin adı Margin Call. Şiddetle tavsiye edilir. 2008′deki bütün dünyayı saran ekonomik krizin ilk bilmem kaç saatini ele alan, kurgusu ve oyunculuğu güzel video parçası.

Ağır sanat.

Tekrar vapur. Tekrar karşıya geçiyorum. Arada bir işim çıktı halledip dönecem.

Bunu sevdim.

Taksim’e doğru.

Sıkıntılı bir durum. Kafasını oraya koyacak kadar zahmete giriyorsa bir kadın, acilen çözülmesi gereken sorunları var demektir. Yanındaki abi de hissetmiş gibi kadını.

Burasını hatırlamıyorum neresi. Bir ihtimal Beylerbeyi olabilir. Ya da The Hall’un sokağı. Araya kaynamış sanırım. Görmezden gelin.

İkinci film’i beklerken.

İkinci film’de.

Diğer filmler neydi hatırlamıyorum şu an. Kitapçık da çok uzakta masamdan. Fotoğraf ise, diğer filme girmeden önce dinlenme salonuna giderken.

Fotoğraftaki etkinin adı da; Blur. Bilmeyenler olabilir pek tabii.

Dinlenme salonu dediğim yer, Starbucks. Bu abi başka şeylerin peşinde gibi ama.

Bu da ben. Gözde Güngör çekmişti. Aslında o da tesadüfen gelmişti oraya. Kahve sızdırıyor.

Tekrar film’e.

Belirtmem gereken bir şey var; insanlara ¨festival fim’i¨ ya da ¨film festival’i¨ dediğin zaman kafalarında oluşan ¨ucube filmler, çok sanatsal filmler, çok eski filmler, çok basit filmler¨ imajını yok etmek için ne yapmak gerekiyor bilmiyorum. Bir el atın bu olaya.

Etrafımdaki insanlardan da var, festival filmi diyoruz çok sanatsal geldiği için kulağa her halde, ¨yaaa sinemaya gidelimmm¨ diyenler oluyor. La şapşal, 6 ay sonra sinemada izleyeceğin filmi gel izle diyoruz sana burada, sen halen daha Hollywood’un kucağına oturmadan rahat edemiyorum diyorsun bana. Adam ol festival’de film izle.

Sokakta hangi gence sorsan sinemaya bayılır. Festival diyince burun ekşitir kılkuyruk. E tabii bir bilete 20 TL vermeden sinemaya gititğini hissedemiyor bebe.

Neyse.

Yaşlı teyzeler soktak bir garip oluyor. Hele, 60 yaş üstü olup da insanların arasında halen daha bulunabiliyorsa, saygım artıyor.

Nedeni de, yaşlı tripleri yapmadığı için. Bu mevzu derin, sığmaz buraya.

Yalnız çöp. Yazının başındaki yalnız pencere gibi.

Yalnız adam ve yalnız gölgesi.

Yalnız dört ışık.

Yalnız delikler.

Bu da evimin caddesi. Geceleri çok güzeldir. Çengelköy.

Çok mu gergin oldu yazı bilmiyorum fakat arada gergin olmak iyidir. Hem sesli güldüğüm kısım da vardı ya dur bir dakika. İyi oldu iyi.

Olaylara karışmayın gençler.

L.

Asmalı’da Bir Zamanlar…

Bu akşam Yaşar ile Galata’da bir yerlerin açılışının bir parçası olduktan sonra ¨nereye ? nereye ?¨ soruları ardından ¨haydi Asmalı’dan bir geçelim..¨ gibi, klasik bir öneri atıldı ortaya.

Kamondo Merdivenleri’nden yukarı, sonra biraz daha yukarı. Kule’nin dibinden sağa ve düz ileri. Ortalık soğuk, sokakta insanlar az. Sağdan solda müzik sesleri dışında bir ses yok. Doğan’ı da geçip, tekrar soldan yukarı ve aradan bir giriş Asmalı’ya..

Asmalı ise, bom boş. Boştan da öte, ıssız. Neye göre; geçen sene aynı zamanlara göre..

Az daha ilerledik ve aklımdaki yere, Bezgin’e yöneldik ki dışarıdaki oturma yerleri yok. Onlar da ıssız. ¨Hmm tabii ya!¨ dedim içimden ve eve gelince bu fotoğrafları hatırladım-hatırlattırıldım. Blog’ları yazılacak olan fotoğraf klasörlerinden birindeydi bunlar.

Ve artık bu parçalar da, tarih sahnesindeki yerlerini aldılar böylece.

Fotoğraflar, geçen yazın bir akşamında ve akşamüstüsünde çekildi. O zamanlar, oraların ne ıssız olacağı hakkında bir bilgi ya da bir öngürü vardı.

Sadece belgelemeye yönelik bir yaklaşımdı. Sanki, belki de bir daha bu imkanım olmayacakmış gibi de yapmışım. Oturduğum yerden, kimsenin farketmeyeceği şekilde…

Ortaya çıkan fotoğraflarda, Asmalı ambiansından çok, oradan geçen insanların ambiansı oluştu fakat; onlar da oranın bir parçasıydı neticede.

Bu arkadaş biraz farketmiş gibi. E tabii, kamera biraz iri olunca!

Kızın çantası konu burada.

Hiç farkında olmasak da, orası bir sokaktı. Hatta öyle bir sokak ki, ortasından geçerken yanlışlık ile telefonunu cebinden çıkarmak için yavaşlasan arkandaki insanın sana çarpacağı bir sokak.. Ya da pardon bu bir sokak değildi, açık hava restaurantıydı.

Şimdi bir sokak sanırım artık.. Issız ama tekrar can bulacak bir sokak. Çarpışmadan..

Genel bir durumdur, yüzlerce insanın geçtiği sokaklarda o kadar az kişi kafalarını kaldırıp da yukarı bakar ki.. Yukarıdan aşağıya bakmak daha zahmetsiz bir şey olduğu içindir herhalde.

Kıyafetin rengi.

Ve bir çarpışma anı daha.

Tamam, itiraf ediyorum; meselenin başlangıcı Asmalı’dan geçen insanlar değildi. Bu kızıl hatundu. Sigara içişi falan iyiydi..

Fakat bu fotoğraflar, tamamen Asmalı’yı belgelemek adınaydı.

Hep mi gözümüzden kaçmış ya da hiç mi rahatsız etmemiş bilmem; dükkanın masaları yetmemiş, geride kalan ve insanların yürüyerek geçeceği bölgeye bile sandalye atmışlar. Bunu da yeni fark ediyorum.

Ve mimarisi.

Açık hava restaurantı.

İşin bir güzel yanı daha, bu kadar insanın gideceği alternatif mekanların açılması Asmalı ve Galata taraflarında. Çeşitlilik, kaliteyi getirir neticede.

Bu da en sevdiğim masaydı benim.

İyi geceler.

L

Sokaktan Detaylar – Galata’ya Doğru

Yeni bir uygulama başlatıp, bundan sonra her blog girdisinde fotoğraf daha doğrusu görsel üretimleri içerik alan faydalı link’ler vereceğim yazının sonunda.

Televizyonunu yeni açanlar için ise belirtmek gerekir ki; şu anda bulunduğunuz blog 2007′den beri aktif halde olup içerik olarak fotoğraf temelli ve onları destekleyen metinlerden oluşmaktadır.

Genellikle gündelik hayatın, kendi bakış açımla gördüğüm sahnelerini barındırır fotoğraf olarak. Alt metinler de, bunlar ile bazen alakalı bazen de alakasız ama anlamlı şeylerdir.

Peki ¨sen kimsin ?¨ diye soranlara da, cevap buradan gelsin; http://about.me/leventkopuz

Bu yazıda ise geçenlerde Karaköy’den Galata’ya çıkan Tünel’e alternatif bir yol üzerinde çekilen detay fotoğraflar var. Çok da fark yaratan fotoğraflar değil fakat hayatta her şeyi de farklı olmak ve fark yaratmak için yaptığımız söylenemez herhalde. Paylaşmak bazen su kadar basit ve komplike bir şeydir aslında.

Karaköy Tramvay durağında indikten sonra karşıma çıkan bu sahne. Bu ağaç, tam olarak durağın arka tarafında 20m ileride ve orada olmaması gereken bir ağaç gibi. Bu kadar sıradan bir fotoğrafa anlam katmaya çalışmıyorum. Ya da çalışıyorum.. Yine de bu ağaç farklı.

Karaköy. Burada güzel olan şey, binanın üzerine düşen gün batımı yansıması. Bu arada fotoğraflar, saatleri geri almadan önce çekilmişti.

3 tane durağan olmayan canlı. Sırf bu yüzden binaları daha çok seviyorum insanlardan.

En başta bahsettiğim, Galata’ya çıkan yolun başı. Tam olarak, Tünel’in yanından Bankalar Caddesi’ne doğru..

İyisinden bir fiyat etiketi. Tamamen doğal yöntemler ile gayri-resmi bir etiket.

Baret takılıyor artık sokaklarda. Doğu’da ise insanlar depremden hasar almış binalarda yaşamaya zorlanıyorlar.

Çamurdaki bir yansıma gibi.

Burası da tam olarak, Bankalar Caddesi’nin sonundan sola yukarıya doğru giren sokağın başı. Tabelayı takip..

Bana eşlik eden bir adam. Normalde bu fotoğraf siyah/beyaz olmalıydı fakat akışı bozmaması için dokunmadım.

Çıkarken solda.. Bu şehir nasıl bir şehir. Toplumdaki kültürlerinin farklılıkları mı yoksa insanların umursamazlığı mı bu kadar farklı iki binayı yan yana getirmeyi başarmış. Ya da yerel yönetimler mi..

A Takımı’nın arabası.

Siyah uçan balonlar. Fitili ateşlenmiş bir siyah bomba. Balonlar gözetliyor, kimlikleri belirsin fakat görüldüklerinin farkındalar.

Evet, bu yazıda pek insan fotoğrafı yok. Ki yazı, Karaköy’den Gatala’ya çıkan bir sokak üzerine kurulu.

O yüzden bu yolun ortasından fırlayan bu sarı şeye fazla takılmayan.

Bu bir cevizin dış kabuğu olsa gerek. Apartmanın önünde.

Sokakların paylaşım alanları olarak en özgür şekilde kullanılması bu sanırım. Gözlerden uzak, bir anda ortaya çıkan bir düşünce ve duvarda can bulması. Neyse ki muz zamanı geçti.

Görmesi elinden alınan bir kişi. Ya da gördüklerinden dolayı artık hapiste olan biri. Ya da beyninin renkliliği ile gerçek olan dünyayı nasıl gördüğü arasındaki farkın farkında olmayan biri.

Şüpheli poşet.

Napoli gibi.

Tabela devam.

Kedilerin olması gerektiği yer; sokaklar. Ev kedilerini, sahipsiz ya da hasta diye evlerine kapatan insanlar var bu şehirde. ¨çok hastaydı¨ ¨çok yalnızdı¨ diye eve hapsedilen kediler, iyileştikten sonra sanki ait oldukları yerlere bırakılıyor. Özellikle genç kızların, onlara içsel bencil çıkarları ile evlerinde beslediklerini düşünürsek. Zavallı hayvanlar insanlar gibi davranmaya başladılar.

Galata Meydanı’nda sonunda. Sakin bir ortam, hava biraz serin ve ortalık sakin. Bir şeyler okuyacak kadar sakin.

Şişhane’ye giden sokak. İki turist genç. Ya da değiller. Artık buraya gelip yerleşiyorlar turistler de. İstanbul eski yüzyıllardaki imajına kavuşuyor tekrar. Keşfedildikçe kendine yeni hazineler katan bir şehir burası. İyi tarafından bakın bir an için!

Aynı sokakta sağ tarafta.

Balkonın kapısı açık kalmış. Pencereler de.. Yaşanmışlık hissi ama bir o kadar da belirsizlik. Zamanın boşlukta kalması gibi. Yansımalar da takip ediyor..

Burası anlatması zor bir yer. Hatıradan fazlası. Hep hatırlanmayı hak eden bir sahnenin cereyan ettiği bir merdiven. Olması gerektiği gibi acısız şekilde sona eren bir duygu yoğunluğu. Geride özlem bırakarak..

İnsan davranışlarını izlemek, hem de herkesin onları izlediğini düşündüğü yerde herkesten daha farklı bir göz ile onları izlemek.. Onlara açıkça ne yaptığını söyleyerek, onların seni anlamayacağından emin olmanın verdiği güven.

Fizik. Akışkanların mekaniği.

Ve sonunda, malum kişi ile buluşmadan önceki son bekleme yeri. Başka bir merdivenlerin olduğu yer.

Bu arkadaş da annesine poz veriyordu. Alakasız merdivenlerin olduğu yerde, alakasız bir surat ifadesi ile. Hemen sonrasında bana laf atmamış olsaydı, tamamen kişisel nedenler diyecektim bu poz verme olayına. Neyse ki, fotoğrafını çektiğimin farkında değildi.

Soldaki benim dizim.

Ve evet, link arşivinden bir link seçmenin zamanı şimdi; Buenos Aires’den Diego Levy – http://www.diegolevy.com/

Aydınlanma ile..

L