Tag Archives: levent kopuz

Az Biraz Budapeşte, 1 Ölçek Roma, 2 Kaşık Amsterdam

 

Bitmek bilmeyen bir merak duygusu mudur yoksa ego tatmini midir emin değilim fakat insanın yeni şehirler görmesi kadar onu geliştiren pek az şeyin olduğunu düşünüyorum. Yıllardır ara sıra yazdığım uzun gezi bloglarıma üstün körü bakınca gördüğüm şey ise, insanı anlama çabası.

Ses, görüntü, his vb. belli başlı enstrümanlar ile insanı anlaşılır hale getirirken, bu yolculuğumda daha önce denemediğim bir enstrüman kullandım; Polaroid kamera. Aslında Polaroid değil, Instax. Ama ben bu yazıda Polaroid diyeceğim Instax’a.

Bir kaç hafta önce Balaton Sound Festival’e gitmek için uğramak zorunda olduğum Budapeşte ile başlayalım, sonra Roma’ya oradan Amsterdam’a doğru gidecek bu yazı.

Unutmadan, buradaki fotoğraflar iPhone 6 ve Instax mini 25 ile çekilmiştir.

Budapeşte’yi anlatmak nasıl mümkün olur bilemiyorum fakat sadece bu 2 fotoğraf ile tek bir cümle söylemek istiyorum, hayatımda gördüğüm en romantik şehir burası kesinlikle. Çok derin bir hüzün ve duygusallık hakim şehrin her bir sokağına. Sanırım 2 cümle oldu.

Photo 05-07-16 21 51 27

Photo 05-07-16 13 39 23

 

Önce Roma’da 4 gün sonra da 4 gün Amsterdam’da dolaştım.

Photo 24-08-16 11 13 47

Sabiha Gökçen burası. Ne kadar güzel başlamıştı yolculuk.. Bir kaç saat sonra yaşayacağım bunalımdan habersiz şekilde uçağa bindim ve Fiumicino Havalimanına indim.

Sonra olay şöyle gelişti; trene bindim Roma-Termini’ye gideceğim, bunun için 14Euro’ya bilet aldım makineden, istasyona çıktım ve raylarda yangın olduğu söylendi fakat bileti geri vermek için kuyruğa girince 45dk sonra ancak sıra gelmişti, Napolili bir adam geldi yanıma o esnada biletleri geri verince 4 kişi taksi yapalım dedi Termini’ye, eğer otobüs yoksa tamam olur dedim. Arkamdaki 2 tane türk arkadaş da bize katıldı ve 4 kişi önce otobüse bakmaya gittik, otobüs varmış sırada bekledik 30dk kadar, sonra haber geldi trenler sefere açılmış yangın sönmüş diye tamam dedik trene gittik oturduk koltuklarımıza. Klimalı ortam baya iyi gelmişti neyse kalkmasını bekliyoruz derken 45dk geçti. Sonra haber geldi trenler asla gitmeyecek diye ve yine indik otobüse bakmaya, otobüs geldi ama bu sefer de almadı kimseyi, bu arada 5 kişi olmuştuk.

Bu da 5 kişilik fotoğrafımız. Praglı kadının elinde kullanamadığı tren bileti.

Photo 24-08-16 17 16 54

 

Bu esnada hengame oldu ve Napolili adam kayboldu, Praglı kadında yeter artık ben taksiye biniyorum gelen gelsin dedi. Biz gitmedik. Az daha bekledik otobüsü ama kafayı yememek için taksiye binelim dedik tam geri döndüğümüzde taksi kuyruğu 200m olmuştu çoktan. 3 saatte İstanbul’dan Roma’ya gelip, 3,5 saate Roma’dan Roma’ya gidemiyordum. Ne güzel değil mi..

200m taksi kuyruğuna girmekten bizi Praglı kadın kurtardı çünkü direk yanına kaynadık fakat o başka kankiler bulmuştu çoktan ve biz de geriye 3 Türk kalmıştık neticede. Sonra yanımıza birini aldık 4 kişi olduk, adam da Romalı. Taksiye önce üçümüz bindik adamı bekledik fakat adam bizimle aynı taksiye binmedi. Nedeni karışık oraya girmeyeceğim. Sonra biz indik o bindi, biz de başka taksiye bindik sonunda. Ve taksiye bindikten sonra biz;

Photo 24-08-16 18 26 21

 

Asla kullanılmayan 3 adet Termini tren bileti. 14Euro çok para Roma’da. 3×14.

Photo 24-08-16 18 19 44

 

Hostelimi buldum fakat tabii ki olay bitmedi. 3,5 saat geç kalınca Roma’da yaşayan arkadaşım Özge ile olan randevumuza da inanılmaz geç kalıp onu görmek için 10dk sonra Kolezyum’da olmak zorundaydım. Check-In bile yapmadım büyük çantadan ufak çantaya geçip dışarı çıktım ve 1.1km olan mesafeyi ortalama 5.30 pace ile 6dk sonra koşarak Özge’yi yakaladım. 4dk görüştükten sonra ise o gitti zaten çünkü başka işleri vardı.

Photo 24-08-16 19 14 33

 

Kolezyum’a koştuktan sonra ben. Koşmasaydım duramazdım. :)

Photo 24-08-16 19 29 14

 

Özge aslında alışık Roma’ya gelen arkadaşlarına amatör rehberlik yapmaya. En güzel yanı da, popüler turistik yerlerden ziyade daha yerel ve popüler yerleri görmemi sağladı. Teşekkürler Özge. :)

Roma’da düğün hikayesi fotoğrafçılığı yapıyor ve işini de iyi yapıyor. Biz Kolezyum’da buluştuktan 4dk sonra da bir sürpriz evlenme teklifi çekimi vardı hatta. O esnada ben turladım Kolezyum çevresini ve sonrasında Polaroid basmaya başlamıştı.

Photo 04-09-16 14 57 26

 

Şehirde ufak gezintilere geçtim ardından..

Photo 24-08-16 21 11 28

 

Bu adam Pasolini. Önemli bir karakter İtalyanlar için.  Yönetmen ve senarist. İtalyan kültürüne katkısı yadsınamayacak bir isim. Ve bir duvarda karşıma çıktı işte böyle. Tabii ki Özge anlattı. Trestevere taraflarıydı sanırım.Photo 24-08-16 21 21 50

Photo 24-08-16 21 49 01

 

Roma’da getto’da yani Yahudi mahallesinde kızarmış enginar. Asla adını hatırlamıyorum fakat eğer İstanbul’da böyle kızarmış enginar yapan bir yer bulursanız lütfen yazın bana. Kolay kolay yediğim şeyleri koymam buraya fakat bu bambaşka bir şeydi.

Photo 24-08-16 22 04 24

 

Akşam bitti sabah oldu. İstanbul’dan arkadaşım Burak geldi ve şehri gündüz turlamaya başladık..Photo 04-09-16 15 05 15 Photo 04-09-16 15 05 26 Photo 04-09-16 15 05 39 Photo 04-09-16 15 05 46

Motor kiraladık 2. gün. Snapchat’te baya akıcı şeyler vardı bu motor ile alakalı. Roma’da motor kiralayın ehliyetiniz varsa eğer. Benim 3. gidişim Roma’ya fakat ilk defa böyle bir şey yaptım. 1 gün çok ideal. Kiralama firmasında da Azeri Ali ile tanıştık. İndirim yaptı kardeşim. :)

Photo 04-09-16 15 06 00

 

Gereksiz turistik şeyler.

Photo 04-09-16 15 06 09

 

Her yerde bu şirin arabalardan var. Sakızdan çıkmış gibi.

Photo 25-08-16 15 58 10 Photo 25-08-16 16 14 41 Photo 25-08-16 18 13 49 Photo 25-08-16 21 06 51

 

Vatikan’a girerken.

Photo 26-08-16 14 28 39

 

Girdikten sonra.Photo 26-08-16 15 28 55

 

Panteon burası. Roma’da en sevdiğim tarihi yapı diyebilirim. İlk pagan tapınağı bilinen. Bir ton ilk bir şeyi var fakat beni en çok etkilyen kısmı, buram buram katolik kokan (aslında paganik katolik de neyse) bir şehirde, Panteon bir dönüşüm sembolü diyebilirim Roma için bir numune olarak.Photo 26-08-16 16 37 47

 

3Euro’ya depo doluyor ve bitmiyor.

Photo 26-08-16 20 34 57

 

Vatikan’ın akşamında kardeşim Burak ile Papa Francis bir araya geldiler. Ve o meşhur işaretleri ile halkı selamladılar.

Photo 26-08-16 23 33 32

 

Roma benim için her zaman gizemli ve bitmeyecek bir keşif olacaktır. İstanbul ile tarihin kardeş şehirleri olması da ayrıca cezbedici hale getiriyor bu şehiri bana. Roma kadar sokağına, kaldırımına, çeşmesine yani şehrin kendisine dokunabildiğim bir şehir hatırlamıyorum gezdiklerim arasında. 40-45 şehir arasında yani. Bu da gerçek bir rahatlık sağlıyor benim gibi bir turiste.

Son günün erken sabahında Amsterdam uçağına bindik. Yine acı verici bir olay ile başladı diyebilirim, içinde Fas, Kotor ve Roma notlarımın bulunduğu günlüğüm uçakta kaldı ve kayboldu gitti. Yaklaşık 8 yıldır yazdığım yolculuk notlarımın 6. defteriydi kendisi. Gitti ama olsun ben halen buradayım.

Ve merhaba Amsterdam.

Bu ara sokak RedLight’ın içinde bir kestirme. Sokaklar ve kırmızı ışıklar arasında vakit kaybetmeyesiniz diye koymuşlar sanırım. :)

Photo 27-08-16 18 52 17

 

Bu ben ve evet biraz yorgunum pozu.

Photo 27-08-16 21 01 36

 

İlk defa bu şehire gittim. İlk tepkim ise şu oldu, burada yaşanır.

Photo 27-08-16 21 03 18

 

Şehirde her an birileri koşuyor. Ben de bir amatör koşucu olarak büyük saygı duydum buradaki insanlara. Ve tabii ki 2 sabah da ben koştum fakat onların fotoğrafları burada yok.

Photo 28-08-16 11 23 00

 

Şehir güzel. Şehir nefis.Photo 28-08-16 11 57 18 Photo 28-08-16 15 05 25 Photo 28-08-16 15 07 05

 

Ah Vondelpark. Başka bir evrene paralel geçiş yaparmış gibi oluyor insan buraya adım attığı zaman. Zehirli mantarları ile meşhurdur ayrıca.Photo 28-08-16 17 59 23

 

Bu kare, hayatımda çektiğim en anlamlı sokak karelerinden birisi. İlk üçe girer çok net. Alt metni çok uzun ama mesaj açık değil mi zaten..Photo 28-08-16 18 09 15

 

Vondelpark’ın içinde bir mekan ve ben ve Burak. Burak ile 30. şehirimiz olabilir burası.
Photo 28-08-16 19 45 41 Photo 28-08-16 20 10 31

 

Şehir güzel demiş miydim?Photo 28-08-16 21 22 15 Photo 28-08-16 21 27 53

 

Roma’da motor burada bisiklet. Mutlaka bisiklet kiralayın. Günlüğü 12Euro. Bacaklarınız gelişir hem. Bu şehirdeki bisiklet yolları ise tam bir bilgisayar oyunu gibi. Deneyin mutlaka.
Photo 29-08-16 11 04 00

 

Burak çekmiş arkadan.Photo 29-08-16 11 17 34

 

Şehrin kuzeyi. Çok daha modern yapılar ve iş yerleri.Photo 29-08-16 12 22 46 Photo 29-08-16 12 29 14

 

Şehrin dışında sayılan Erasmus park. Neden buraya geldik bir fikrim yok sadece bisiklet sürüyorduk. Yine nefis yine leziz bir park.
Photo 29-08-16 14 29 34

 

Ben ve Amsterdam’da yaşayan arkadaşım Sultan. Bisikleti ile hava atıyordu burada. Dünyanın en cool arkadaşıdır kendisi. :)

Photo 29-08-16 21 00 18

 

Sırada Polaroidler (Instaxlar).

Merkez İstasyondan indikten 3dk sonrası. Şehir bu mevsimlerde çok ılık ve hafif bir havaya sahip. Tabii ki yağmur da var.

Photo 04-09-16 15 06 18 Photo 04-09-16 15 06 28 Photo 04-09-16 15 06 36

 

Soruyorum; Polaroid yanar mı?Photo 04-09-16 15 06 46

 

Vondelpark’ın içindeki mekanda barbekü partisi vardı. Bu arkadaşlar da ağzını yerinden sökecek derecede acı nuchos yapıyorlar.

Photo 04-09-16 15 06 55

 

Levent ve Burak Harikalar Diyarında.
Photo 04-09-16 15 07 02

 

Vondelpark’ın içindeki mekan yine. Yalnız iç tarafı.

Photo 04-09-16 15 07 10

 

Gereksiz bir kare.Photo 04-09-16 15 07 20 Photo 04-09-16 15 07 31

 

Sultan’ın arkadaşı Merve. Koşuya çıkmadan önce evde espresso hazırlıyor. Merve tam Amsterdamlı olmuş bir arkadaş.Photo 04-09-16 15 07 42

 

Ve İstanbul’a dönüş.. Tekrar Amsterdam Merkez İstasyonu.Photo 04-09-16 15 07 51

 

Ve döndük… Burak pek mutlu buradan da görüldüğü üzere. Atatürk Havalimanı.

Photo 04-09-16 15 08 00

 

Ve bu yolculuk da bitti. Budapeşte, Roma ve Amsterdam denen güzel yerler…

Her bir yolculuk yeni bir farkediş kesinlikle. Ve lütfen ülke içinde tatil yaptığınız gibi, gidip dünyayı da görün. Daha sonra her alınan nefes daha bir derinden geliyor.

Sevgiler,

Levent.

 

Contemporary diye yazılır, Koun-tem-poö-röri diye okunur.

Bu yazı da kısa olacak, bir önceki Fashion Week yazısı gibi. Korkmayın. Sosyal medyada artık ne kadar kısa olursa o kadar makbül oluyor mevzular. Biliyorum. Makbül değil de işte kabul edilebilir.

Geçen haftasonu Çağdaş Sanat Fuarı’na gittim. cpi 2013 diye de kısaltılıp yazılıyor. Bu ABD’nin dünyaya kattığı güzel şeylerden biri de, her bir şeyin baş harfleri ile kısaltmasını gündelik yaşama kadar sokabilmeleri.

Neyse gittim işte geçen haftasonu cpi’a. Her sene giderim zaten. Ben gitmeyecem de kim gidecek. Sanat sepet ile uğraşıyoruz ya hani o yüzden. Bu sene biraz daha organize ve katılım yelpazesi genişlemiş olarak gördüm cpi’u.

Sanatın toplum için yapılması gerektiğini deli gibi savunan biri olarak, bu durum hoşuma gitti diyebilirim. Neden peki bunu savunuyorum çılgınlar gibi ? Çünkü, fuardaki eserlerden biri olan; dünyanın en çok bilinen bir tablosunda SADECE tablodaki kadının kafası yerine bugünden bir kadın kafası koyarak geçmiş ile gelecek arasında bir çeşit süreklilk oluşturup çok derin altmetinler yazarak eseri bir şahaser gibi lanse etme çabasını toplumun daha iyi görmesini sağlayabiliriz bu şekilde.

Bahsettiğim eseri, fuarı dikkatli gezenler görmüştür. Daha fazlasını merak edenler, Instagram hesabıma bakıp eseri de görebilirler. Fotoğrafını çekmiştim.

Bu iki noktaya değindikten sonra içeriyi turlarken çektiğim fotoğraflara geçelim. En çok dikkatimi çeken ya da daha popüler bir tabirle, radarıma takılan çalışmaların fotoğrafını çektim.

Aslında son bir rahatsız edici konu var o da şu, değinmeden geçemeyecem; ya bu yılın 362 günü ortalarda çok yaratıcıyım, şahaneyim, müthişim diye gezinen tasarımcı ve sanatçı olduğunu sanan insanlar neden 3 gün süren böyle bir fuara gitmez anlamıyorum. Kopyala yapıştır yapmak için Hindistan’a ya da Londra’ya gitmeye gerek yok işte hani. Ayağına geliyor, gel kopyala / yapıştır. Hem daha ucuz yollu. İlla London Eye’ı Instagramına koyacaksın değil mi.. Neyse..

DSCF4121

Çağdaş sanatı seviyorum çünkü, ciddi anlamda şaşırtabiliyor insanı. Bu şaşırma etkisini görüyoruz bu üstteki fotoğraf evet arkadaşlar.

DSCF4123

Tam yürüme alanının ortasında duruyordu. Estetik rahatsızlık da akılda kalıcı ve popüler hale geldi ya işte günümüzde malum. Bkz: Miley Cyrus

DSCF4125

Analitik düşünce yapısına ve insanlara karşı olan saygı dolu yaklaşımına değer verdiğim Murat Germen’in eseri. Üstteki.

DSCF4126

Yağlı boya tablolarda, kabartma ya da gerçek 3. boyut diyelim sık kullanılan bir teknik olarak gözüme çarptı.

DSCF4128

En sevdiğim eser fuar’daki. Hem doku hem de içerik bakımından. Sanatçısının adını hatırlayamıyorum şimdi. İsimler ile aram iyi değil. Yazmam gerekliydi aslında. O fotoğraftaki yer İstanbul’daki Bebek semti.
DSCF4129

Şimdiii, burada bir duralım. Bu içi boş çerçeve çalışması için sözü Cüneyt Özdemir’e bırakıyorum. Aslında bu tip dışarıya link verme olayı yapılmaması gereken bir şey fakat bu içi boş çerçeve ve çağdaş sanat ile alakalı hatta eserin sahibi Bedri Baykam ile alakalı okumanız gereken şeyler bunlar.

Sonradan blog’a dönmeseniz de olur yani. En kötü işte süper ötesi müthiş fotoğraflarım ve cümlelerimi kaçırmış olursunuz.

İşte o yazıya giden Link

DSCF4130

Galerilerin dizilimi ve sunum alanları gayet başarılı idi. Işıklandırmalar da keza gayet profesyonel idi. Hatta Audi falan cpi’a sponsor bile olmuştu. Tabii bir Mercedes değil yine de.

DSCF4131

Sevimli ufak. Güzel giyinmişti.
DSCF4132

Karışık teknik ile – ki bence tükenmez kalem bile olabilir içinde – çizilmiş bir Haliç manzarası. Renk uzayını ve perspektifini sevdim bunun.

DSCF4133

Bu da Kadıköy’deki Alkım Pasajı usulü satış pazarlama tekniği.

İnsanların tripleri çok iyi burada. Bazıları gerçekten ilgili, bazıları gerçekten ilgisiz ama aslında ilgili, bazılarında ilgi kavramı yok bazıları ise mevzuyu kaçırmış. Bu fotoğraftan bahsetmiyorum, genel atmosfer.
DSCF4135

Bunu da sevmiştim. Doğal ve ana akıma ait değil.

DSCF4136

Genel bir kare ile bitiyor blog. Dediğim gibi kısa ve bütik bir yazı. Bütik… Neyse. =)

Bir genel yorum daha yapayım öyle akıtalım roll caption’ı. Türk sanatçılar olarak, teknoloji ile olan uzaklığımız konuların içerik, üslub ve sunum şekline etki ediyor. Batı’daki işlerin gerçekten seçtikleri konular ve anlatım teknikleri modern teknolojiye çok hızlı ulaşabildikleri için daha alternatif ve birbirine benzemeyen ürünler ortaya çıkartıyor.

E bir de tabii Da Vinci tablosuna 2013 kadını kafası yerleştirmenin bu konu ile alakası yok yine de..

Sevgi ve saygı ile.

Levent

Fas Diyarları..

 

En başta şunu söylemem gerekli; 6-7 yıldır yazdığım Blog’umun arşivi ( yaklaşık 100 tane bu genellikle bu uzunlukta girdi ), geçen gün yapılan bir hata nedeni ile geri dönüşü olmayacak şekilde uçtu gibi görünüyor. Geri dönmesi için şu an uğraşılıyor. Yazılar kurtarıldı da fotoğraf bakalım.. Eğer kurtarılmazsa bu blog’lar, bu yazdığım blog yeni bir başlangıç olacaktır benim için. Her şey de bir hayır vardır.


Ve Fas..

Uçsuz bucaksız çölleri, kumdan şehirleri, bazen yeşil bazen kahverengi dağları, binlerce yıllık tarihi ile Fas yolculu… Yok yok, böyle bir yazı olmayacak tabii ki. Daha samimi takılıyoruz biz burada.

Geçenlerde 10 günlüğüne Fas’a gittim. İş için değildi. Çanta sırtımda gezdim durdum yine. Öncelik ile Fas’a gidecekler için biraz teknik bilgi geçeceğim, sonra mevzuya fotoğraflar ile başlayabiliriz.

Fas’a el – magrib derler. Batı demek. Yani batıdaki yer. Arap ülkeleri arasındaki en batıdaki ülke burasıdır.

Bu da sırt çantalarımın içindekiler;

Mutlaka ufak bir dürbün alın yanınıza. Çok keyif veriyor.

Screen shot 2013-08-09 at 1.50.02 PM

 

Öncelikle şu müziği bir açın güzelce. Fas’a ait müzik. Arkada çalsın;

Berberi’ler baya karizmatik tipler.

Bilmeniz gereken en can alıcı şeyler de bunlar:

Fas klasik bir Arap ülkesi değil.  ( Ortadoğu gibi. ) Berberiler, Afrika içlerinden gelenler ve Araplar temel oluşturuyor etnik kimliğe.

Ne olursa olsun, esnaf ile alış-veriş yaparken pazarlık yapın. Bir şeye 250 Dirhem fiyat çekiyorsa, emin olun ki onu satacağı fiyat 80 ile 130 Dirhem arasındadır. Direk 50 Dirhem fiyat çekerse, onu da 25 ya da 30′a bırakır. Taksilerde ise, atıyorum bilmem nereye gideceğiz deyip, akabinde EN FAZLA 25 Dirhem ? diye sorun. O 50 Dirhem dese bile sen 30 de ve yoksa gider gibi yap direk tamam diyor. Çoğu zaman gider gibi yapınca istediğin fiyatı kabul ediyorlar.

Pek çok şehirde siz sokakta dolaşırken yanınıza gelip size bir çeşit rehberlik yapma teklifinde bulunurlar ya da Fez gibi şehirlerde siz zaten kaybolmuşunuzdur, mecburen sokakta birine soracaksınız gitmeniz gereken yeri. Bu tip insanlar çoğu zaman, takıl peşime götüreyim seni der ve asla para istemeyeceğim der FAKAT para istiyorlar. Sakın inanmayın. Bu tip durumlar için cebinizde, 5, 10, 20 Dirhem’ler bulundurun. Bu arada 1 TL, 4.25 Dirhem’dir.

Dükkanların ya da insanların fotoğraflarını çekerken MUTLAKA izin alın ya da çok yetenekliyseniz çaktırmadan çekin ya da 3, 5 Dirhem verin adama. Öyle hayvanat bahçesindeki maymunu çeker gibi bilmem kaç bin km öteden gelip adamın dükkanını veya evini çekmenden hoşlanmıyorlar. Ki haklılar.

Şeriat yok ülkede. Kadınlar istediği gibi giyiniyorlar.

Ülkenin genelinde haş haş üretimi ve satımı illegal ile legal arasında bir şey. Sokakta yürürken, haş haş ister misin diye soran çok çıkar. Ramazan’da gitttim işte, iftarı bile jo ile açıyorlar.

Araplar heyecanlı bir millet, normal konuşmaları bile harala hurala kavga gibi gelebilir size. Korkmayın normal konuşuyorlardır çoğu zaman. Zaten kavga ettiklerinde bir birlerine vurduklarını görebilirsiniz.

Fas Rotam da: Casablanca – Marakeş – Fez – Chefchaoune  - Casablanca’ydı.

Neyse girişelim mevzuya.

Bu arada, fotoğraflar aynı zamanda yeni aldığım FUJIFILM X100S kamerası için de bir inceleme olacak. Bütün fotoğraflar bunun ile çekildi ve sıfır PS edit vardır. Pozlama dahil.

Şimdiden söyleyim, kamerayı alacaklar bu mağazadan uygun fiyata temin edebilirler;

http://www.sirkecifoto.com/

 

Gece uçuşu ile gittim. Ve yine bir havalimanı klasiği, körüğün kapı numarası değişmiş ( Gate ) ve olması gereken gate’de böyle bir manzara. Dikkatli olun bu tip durumlara.

 

DSCF0415

Demiştim ya Araplar genel olarak heyecanlı ve agresifler diye. Daha dakika 1 gol 1 uçakta bağırıp çağırmaya başlayan bir adam. Çok yordu bizi çok.

DSCF0434

 

Casablanca’ya indik. Muhammed V. Havalimanı. Hemen altında Marakeş’e giden tren garı var. Aslında önce Casablanca’nın merkezine, sonra Marakeş’e gidiyor buradan tren. 130 Dirhem Casablanca – Marakeş tren.
DSCF0442

Ve Marakeş. Tren garı Old Town yani benim varmak istediğim asıl mevzunun olduğu yerden biraz uzak. Taksi ile 30 Dirhem’e gidiliyor. Ben yürüdüm. Güzel oluyor çantalar ile yürümek.
DSCF0465

Marakeş tren garı. DSCF0468

Old Town’a girerken seni karşılayan Koutoubia Camii’nin minaresi. Fas’ta minareler böyle.
DSCF0478Hostel’i buldum. Çantaları da bırakıp biraz dinlendim ve sokaklara ilk vuruşum kendimi. Marakeş’in sokakları..

DSCF0490

Souk, çarşı demek.

DSCF0491

Fas’ta dericilik oldukça gelişik durumda. Sanayi olarak değil ama el işi olarak her yerde karşınıza çıkıyor. Bir de bunu kök boya ile renklendirip her bir şeyde kullanıyorlar. Bu deriler de alakasız bir yerde kurumaya bırakılmış.
DSCF0493

Işığı, gölgesi gerçekten çok karakteristik bir yer Marakeş.

Fas’ta İngilizce ile zorlanabilirsiniz bazı yerlerde. Fransızca ve Arapça ile ise çok rahat edersiniz.

DSCF0496

En başta söylemiştim, izin alarak çekimlerde sorun olmuyor diye. Burada da izin almıştım. Marakeş’te çok fazla üretim ve satım var. Tüketim var mı bilmiyorum. Şehir yaşayan bir sinema set ortamı gibi.

DSCF0499Kaybolmuştum. Aslında, Marakeş’te gidilmemesi gereken her yere gittim. Şehrin kuzey doğusuna doğru hava kararmaya yakındı kayboldum. Biraz stresli bir şekilde kendimi bir taksiye attım yine pazarlık ile 25Dirhem’e Jemaa El – Fna’ya ( Old Town Meydanı ) döndüm. Ki hostel’im de, bu meydanın hemen arka sokağında nefis bir yerdeydi.

En iyi keşfetme yöntemi zaten kaybolmak değil midir..

DSCF0517

Jemaa El – Fna.. Yok böyle bir yer baba. Gündüz halini görüyorsunuz bu fotoğrafta. Hava kararınca başka bir şeye dönüşüyor.DSCF0521 İftar vakti. Sokaklarda iftarını yerde, masada açan insanlar var. Bizim gibi 35m’lik iftar sofraları yerine 1 tane Moroc ( Fas ) çorbası 4 tane de Hariri ( Hurma ) ile iftarı açıyorlar. Net. Ramazan’da hassaslar bu arada. Sigarayı, suyu öyle ulu orta cayır cayır içmeyin insanlara karşı. Ayıp. Ama dikkatli biraz saklayarak içerseniz de, size gözleri ve gülümsemeleri ile teşekkür ediyor görenler.

DSCF0526Ve tekrar Jemaa El – Fna. Bir film seti. Buradan ışığı çıkar kandilleri koy, tüpü çıkar odun ateşini koy 1500′lü yıllara direk geri dönersin.
DSCF0533 İftar’dan sonra burası belirli sistematiğe göre yemek alanları açılıyor. Sümüklü böcek, salyangoz, büyük baş sakatat, beyin, dil, damak ya da normal et her şey bulabilrsiniz. Balık ürünlerini tavsiye etmiyorum. DSCF0534 Sümüklü böcek satan bir yer.DSCF0535 Sadece yemek de yok. Sokak tiyatrocuları. İnsanlar izliyor ve sosyalleşiyor. Arapların hitab ve ikna yetenekleri oldukça güçlüdür. Bu konuda kendini geliştirenler yine Jemaa El – Fna meydanında bunu ortaya koyuyorlar. Bu tip tiyatroların fotoğraflarını çekerken dikkatli olun yine. Kolu havada olan adamın yanındaki gibi adam sizi fark ettiği zaman çekinmeden sahne biter bitmez yanınıza gelip para istiyor. Fuji X100S denen kamera, bu tip yerler için mükemmel bir alet. Sessiz, ufak, kaliteli. Tam bir sokak kamerası asla dikkat çekmiyor.

Bu arada bu alttaki fotoğraf 5000 ISO falan olsa gerek.DSCF0545 Jemaa El – FnaDSCF0552 Ben de bir yere çöktüm. Tam önümde de bir tane keçi bir tane sığır kafası var. Haşlanmış tabii.DSCF0554 Bu dükkana mutlaka gidin. Bu alttaki fotoğrafı gösterin ve o dükkanda yemek yiyin. Bazı günler bu dükkanın yerine başka bir dükkan oluyor. Bir gün o, bir gün bu. Fiyat tablosu da orada.DSCF0557 DSCF0559

Jemaa El – Fna’yı izleyecebileceğiniz güzel kafaler. Buraya da çıkıp bütün o ışıkları ve özellikle sesleri içe çekmek 1400′lere doğru çekiyor insanı.

DSCF0561

Majorelle Bahçesi’nin orada bir kafe. Şehrin kuzey batısında surların dışında. Kafası olan bir yer. Yves Saint Laurent de burada epey vakit geçirmiş, ilham almış falan. Neyse, ben wikipedia değilim bunu hep söylerim. Derinlemesine bilgiyi oradan alın, ben hikayeyi anlatıyorum burada.

Bu tip bir kafe bulmak neredeyse zor surların içinde ( old town ). Modern. Bu Majorelle Bahçeleri Avrupa eseri olduğu için yanındaki kafe de böyle oluyor tabii. Çok kazık bir yer haberiniz olsun. DSCF0581 Majorelle Bahçesi..DSCF0591 DSCF0598 DSCF0603Ben Youssef medresesi. Medina denen surların içindeki şehirde. Dünyanın ilk medreselerinden biri. Medrese demek, ilim, bilim, fıkıh eğitimi veren, Kur’an ışığında eğitim dağıtan yatılı okullardır. Çok sağlam bir yer. Mimari açıdan saatlerce hatta günlerce incelenecek bir mekan.
DSCF0618Avlusu ve abdest alma yeri. Kapı da, cemaatin namaz kıldığı yer.

DSCF0619Ufak pencereler, öğrencilerin kaldığı minik odalar.
DSCF0642

Gündüz vakitleri Ramazan’da daha sakin oluyormuş ortalık. Kesinlikle işime geldi bu durum. Bir de aynada ben varım.DSCF0659 Ve yine olay bir yer; Tabakhaneler. Burada kök boya elde ediyorlar. Deride, kıyafette kullanıyorlar. O kadar zor bir işlem var ki orada. Mutlaka gidin. Tabii giderken cebinizde 25-30 Dirhem bozuklukları da hazırlayın önceden size siz istemeseniz de rehberlik edecek kişiye verirsiniz. Keskin bir kokusu var mekanın. Her şehirde bu tip yerler var. Zor çalışma şartları epey. DSCF0664

O kök boyalardan yapılmış deri minder kılıfları.DSCF0667 Güzelce yorulduktan sonra hostel’e gitmek yok öyle. Old Town’un dışına atıyorum kendimi. New Town diyebiliriz buraya. Bambaşka bir yer. Tamamen. Modern, düzenli, sağlam fakat SIKICI.

Bu New Town’u gördükten sonra aklıma gelen ilk soru; burayı böyle düzenli ve şık yapabilen bir sistem neden Old Town’u bu kadar keşmekeş ve kaos içinde bırakıyor ?

Cevap; Fas’ı Fas yapan şehirler bu sayede ayakta duruyor turizm için. Ve bu şekilde eşsiz oluyorlar.

DSCF0669

New Town’un göbeğinde çimlere çimdikten sonra günü batırıyorum. Bu da bir otel. 15 yıldızlı.DSCF0674 Bu da benim kaldığım fakirhane. Hostel’im. Adı Rainbow Hostel. Şiddetle tavsiye ediyorum. Yeri ve özellikleri pek iyi.DSCF0680 O gösterdiğim yukarıda olan kafelerden Jemaa El – Fna manzarası. Yılan oynatıcılar, kör gözlü dilenen çocuklar, takla atan maymunlar, atlar, eşşekler.. Merhaba 1500′lü yıllar.DSCF0689 Meydanın solu yani Old Town’un girişi. Sağ taraf meydan.DSCF0691 Meydanın sağı. Benim hostel de, saat 2 yönünde 2. arka sokakta.DSCF0696 Bu sefer, biraz daha iddialı olup sakatat olayına girdim. Jemaa El – Fna da yine bu yemek yeri. Genellik ile el ile yeniyor burada yemekler. Peçete verilmez. Kağıdı sabunlu sıcak suya batırıp verirler sana ve daha iyi temizler ıslak mendilden. DSCF0701

Bu dükkan önceki dükkan ile aynı yer. Ama dediğim gibi bir akşam o açıyor bir akşam bu. 15 numara olsa gerekti bu dükkan.DSCF0705Çok heyecanlı, neşeli ve hareketlenme katsayıları yüksek bir millet demiştim. Kafalamışlar bir turisti eğleniyorlar.
DSCF0714

2Pac.DSCF0721ATM’de para çeken bir çift ayakkabı ve bir çanta.
DSCF0733 Meyve suları çok popüler. Gün içinde mutlaka 2 tane atın. Günlük vitamin. DSCF0735

Marakeş’in güney batı bölgesinde yer alan Mellah’ta bir Sinagog. Mellah Yahudi mahallesi demek. Yüzyıllardan beri Yahudi’ler bu tip Mellah’larda yerleşmişlerdir. Tabii ki şehrin her yerindeler ama evleri bu bölgede genelde.DSCF0766

Fenerbahçe ? Kardeşimsin. Beşiktaşlı’yım.
DSCF0795

Aynadan, ben ve o.DSCF0796

Jemaa El – Fna’daki en popüler kafelerden biri. Cafe de France. Sömürge esintileri. Güzel ve rahat bir mekan. Burada mutlaka Tea Mint için. Naneli çay. Zaten en yerel içecekleri bu. Mutlaka deneyin. DSCF0807

Benim masa. Naneli çayın nanesi kalmış.

DSCF0815Fez’e giden gece otobüsüne binmek için Old Town’dan çıkıyoruz. Teravih namazını Koutoubia Camii’nin avlusunda kılanlar ve onları koruyan polisler.
DSCF0854Fez’deki hostelimin avlusu.
DSCF0878Fez’in sokakları.. DSCF0884 DSCF0879 DSCF0889 Fez’de bir başka medrese. Qarawiyine Medresesi. Çok iddialı bir yer daha. Bir dış avlu duvar detayı.DSCF0896Namaz kılınan alanın kubbe içi. Ahşap.
DSCF0899 Avlusu. Ortadaki de yine abdest alma yeri.DSCF0902 Bu Fez bir garip yer. Neresinden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Alacalı bulacalı bir şehir..DSCF0909

Bir şehirde 9400 tane sokak olur mu arkadaş! Old Town’undan bahsediyorum. Dünyada eşi benzeri olmayan bir şehir. Bir keresinde tam 25cm eninde bir sokağına girmiştim. 25cm eni olan bir sokak.. UNESCO korumaya almış tabii ki.

Ben de Napoli’yi bir şey zannediyordum bu konuda..
DSCF0914

Çetin pazarlık savaşları. DSCF0920

 

Fez’in güney doğusu.

DSCF0926 Detay.DSCF0936 El işi çok fazla var Fez’de.

Fez, Marakeş’e göre daha fazla zanaatçılar ve estetik ile dou bir yer. Çok fazla sayıda el işi üretim var. Hem sanat – estetik kaygısı ile yapılmış hem de satılabilir şeyler.

Mesela bu alttaki. Gün içerisinde gelip geçerken yapıyor ve hemen yan tarafında da bitinleri satıyor. Her yer böyle Fez’de neredeyse.

Peki soru şu; bu kadar alım gücü var mı gerçekten bu insanların ? Ya da bu kadar fazla tüketim manyağı turist mi geliyor bu şehirlere ? DSCF0951

Bu adam bir efsane. 24 yıldır bu işin içinde. 9 yıldır da bizzat kendi yapıyor bunları. Bu video’yu izleyin: http://instagram.com/p/ccRD7jJ2QS/

Pazarlık pek kabul etmiyor. Seffarine meydancığından, Chouwara Tabakhanelerine doğru giderken, sağ tarafta ufak bir dükkanı var.

Tabakhanaler mükemmel kokuyor bu arada söylemeyi unuttum.

DSCF0962 Fas’ta yerleşik olan bir durum; Fransız krosan şeyleri. Evlerine alış-veriş yapan insanlar. Bab Rcif tarafları.DSCF0967

Fez’de kaldığım hostelden Muhammed. Naneli çay döküyor bardaklara iftar sonrası. Orada çay böyle dökülür.

Hostelin adı, Dar El Yasmine. Tavsiye edilir. Yeri çok çok iyi.

Fez’de bellir bir saatten sonra akşam 10 falan şehrin güneylerine ve ıssız yerlerine KESİNLİKLE gitmeyin. Pek çok hoş olmayan hikayeler dinledim yaşayanlardan. Benim de cüzdanım falan çalındı. Ah o bol dumanlı berberi kafeleri..

Cafe Clock ve Cafe Sahara diye iki tane mekan var turistlerin akşamları takıldığı. Cafe Clock hele, epey orjinal bir yer. Gidin.

Genel olarak Fez garip bir yer. Çok garip.

DSCF0999 Sabah 7.30′da Chefchouen’e giden otobüse bindik. Otobüsleri MUTLAKA CTM şirketinden alın. 5 saat kadar yolculuk ve sonra bu tank gibi Mercedes’e bindik şehrin içine doğru.DSCF1009

 

Şehrin girişinden, Chefchouen. Çok leziz bir mekan. Bu fotoğrafta, şehrin arkasındaki o yeşil dağlara iyi bakın. İşte oralar hep haşhaş tarlası. Gerisini siz düşünün..DSCF1012

İlk kaldığımız hostel’in terasından. Arap ülkelerinde genel olarak bir teras kültürü vardır. Kiremit çatılar yoktur pek. Bu hostel’in adı, Riad Baraka. Çok kıl bir İngiliz anne ve çocuk tarafından işletiliyor. Kendini Londra Ulusal Müzesi’ndeki gibi tedirgin hissetsen de, epey şık bir yer.

Orada 1 gece kaldıktan sonra, DADICILEF hostel’ine geçtim. Burada kalın mutlaka.

DSCF1014

Yine ben ve Fuji X100SDSCF1021 Bu Chefchouen, Marakeş ve Fez’den sonra müthiş geldi. Akdeniz’e yakın, ülkenin kuzeyinde. İnsanları daha huzurlu, daha sakin. Daha çok gülümsüyorlar. Para almadan yer yön bilgisi veren, sohbet eden insanlar da var. Daha yeşil daha mavi. DSCF1035 Chefchouen sokakları. Her seferinde yanlış yazıyorum gibi geliyor şehrin adını da idare edin artık. DSCF1046 Köpecik.DSCF1049 DSCF1052

 

İşte böyle mavi şirinler köyü gibi bir yer.. Zamanında o kadar haş haş’tan sonra tutmuş biri maviye boyamış oracıkta bir yeri sonra herkes o kafadan devam etmiş gibi.. MUTLAKA gidin.
DSCF1055 DSCF1063 Plaza ( Meydan ). DSCF1079Old Town’un tam ortasındaki Plaza’daki Camii’yi arkanıza verdiğinizde, saat 1 yönünde bu çocuğun çalıştığı bir kafe var. Burada takılın edin.

Fotoğraftaki çocuğu diyorum Mohammed. Kendi yaptığı minik yağlı boyayı bana satmadan önce imzasını atıyor. İspanyol omletleri de güzel yapıyorlar. DSCF1080 Muhammed’in yaptığı diğer minik işler.DSCF1081 Bu yolculukların da en güzel yanı; kalabalık oluyorsun ve sohbetlere giriyorsun farklı dünyalar ile. Bu da geride kalan naneli çay bardakları sohbet masasından..DSCF1104 Ve bir sanatçı. David Arbus. Almış başını buraya gelmiş. İlham veriyormuş bu şehir ona bir de para kazanıyor yaptığı baba gibi yağlı boyaları otel ve restaurantlara satarak.

Ailesel sıkıntılar yaşamış, dertli bir şekilde gelmiş. 1 ay daha kalıp dönerim diyordu. Neticede nispeten ne kadar daha rahat bir yer olsa da Chefchaoune, sanatın gelişmesi için kültürel bir alt yapısı ile birlikte bir bakış açısı gerekli. Bunun eksikliğinden İspanya’da bir yerlere gidecem diyordu.

Bu da, David hakkında bir haber: http://www.nytimes.com/2007/06/03/nyregion/nyregionspecial2/03arbusli.html?_r=0

DSCF1107

Chefchouen sokakları..DSCF1121

Su. Bu şehirde su var. Ve suyun değiştirdiği insanlar var. DSCF1124 DSCF1136 Plaza. Yine bir hır gür mevzusu. DSCF1141 Tadı damağımda kalarak ayrıldım Chefchouen’den. Belki yakında şöyle bir hafta on gün kaçabilirim yine oraya.

Ve sabah 07:00 otobüsü ile – tabii ki yine CTM – Casablanca’ya geçtim.

Eşyaları bırakıp, dinlenip Ain Diab’a attım kendimi taksi ile. Yürümeye kalkmayın, Medina’dan ( old town ) epey uzak. Günlerdir 1500′lü yıllarda yaşadıktan sonra, birden modern hayata geçmek sarsmadı değil.

Ve tabii ki Starbucks. Bazıları Gezi olaylarından dolayı sevmiyor fakat 31 Mayıs gecesi beni ve arkadaşımı gaz bombalarından korumak için içeri alan da onlardı.
DSCF1157

Ain Diab bölgesindeki Morocco Mall denen yerin içinden bir havuz. AVM’lerden kaçmayaçalışırken yine geldik bir AVM’nin kucağına.

DSCF1160

Morocco Mall’un sahile doğru olan tarafı.DSCF1175Casablanca bana Beyrut’u andırdı. Korniş denen up uzun bir sahili ve burada kendini spora vermiş koşu yapan insanlar. Okyanus havası harekete geçiriyor tabii.DSCF1196

Casanblanca’nın Okyanu sahili. Atlantik sahili. İlk defa Okyanus ile temas ettim burada. Gündelik Gel-Git’den dolayı, gündüzleri 40m kadar genişlikte bir ıslak kumsal alan kalıyor insanlara. Gün içinde burada genellikle futbol oynuyorlar ya da ata biniyorlar.

Atlantik kafaları..
DSCF1221 DSCF1231 DSCF1243

 

Hayatımda gördüğüm en güzel gün batımlarından biriydi burası. Casablanca’nın gördüğüm diyer yanlarını çöpe at, burası kalsın bana yeter.DSCF1261

İftar vakti sahildeki cadde. Fas’ta İslami ritüellere bağlılık yüksek. Fakat, okuyun, çalışın, gelişin kısımlarını kaçırmış gibiler dinin.DSCF1265

Casablanca’daki kaldığım odadaki yatağım. Burada normal Hotel’de kaldım. Hostel değil. Burada hostel yok zaten. Hotelin adı: Hotel Centrale. Tavsiye edilir.

DSCF1272

Hotel’den çıkış yapıp başladığım yere Muhammed V. havalimanına gitmeden önce lobide.DSCF1276

Casablanca’nın ana caddesi ve modern meydanı.
DSCF1286Hem gündüz hem de Ramazan’dan dolayı pek çok yer kapalı Casablanca’da. Haberiniz olsun.

Bu Casablanca, pek gereksiz bir şehir bir turist için. Yani özel bir nedeniniz yoksa tavsiye etmiyorum. En başta 3 günüm vardı burası için, gezinin içinde sadece 18 saat kalmıştı geriye burası için. O da uyumak ve uçağa binmek için.

Neden mi gereksiz ? Çünkü, ne modern ne değil. Ne Medina’sı ( Old Town ) şık ne de çok orjinal. Karakteristik yanı pek yok yani.
DSCF1301 Ve o eski tank gibi bir Mercedes taksiye atlayıp havalimanına doğru.. Şehrin merkezinden 35dk kadar sürüyor ve pazarlıksız sabit fiyat 250 Dirhem. DSCF1315

Yine modern şeyler ve yine kapital sistem. DSCF1321

AirArabia ile gidip geldim. Tavsiye edilir.

Fuji X100S için bir kaç not: Tam zamanlı profesyonel fotoğrafçılar için mükemmel bir hobi kamerası. O kadar ağır aletlerden sonra, bu kadar minik, hafif ve kaliteli bir alet çok iyi geliyor.

Renk algısı ve teknolojik özellikleri epey iyi. Lens iyi. Netleme hızı, iyi DSLR lenslerden biraz yavaş. ISO performans, efsane. Malzeme kalitesi iyi. Alınır yani kısaca.

DSCF1330

5 saat sürüyor İstanbul – Casablanca. Güzel manzaralar veriyor yol boyunca Kuzey Afrika ve Akdeniz.

Bu yolculuk da burada biter.. Fas güzel şeyler kattı her geçen gün de yeni hisler doğacak içimde bundan eminim.

 

DSCF1342

 

Yolculuktan biraz daha fotoğrafa bakmak isteyenleri aşağıdaki Flickr galerisine alalım;

http://www.flickr.com/photos/leventkopuz/collections/72157621634548063/

( son 4 şehir. )

 

Yeni rotalarda görüşmek üzere.

Levent.

 

 

Ufak Ama Etkili

Her şeyin başı sağlık derler ya, ne kadar da doğruymuş; bugün tekrar anladım bunu..

Neyse.

Bazıları, bu blog yazılarım için, edebi yönden eksik ve cümlelerin bir biri arasındaki ahenginin yeterli seviyede olmadığını söylüyor. Olayı karıştırmış sanırım bu arkadaşlar, hepsine saygım var fakat benim öyle bir edebi şölen sunacam diye bir iddiam yok burada. Tabii ki, gelişi güzel kelimeler kullanıp da, seviyenin yerle bir olduğu alan değil burası. Hatta her geçen yıl daha iyi bir şeylere dönüştüğünü de söyleyebilirim.

Ben, kendi kalemimde fotoğraflardan yola çıkarak yazılar yazmaya devam edeceğim. 1 kişi okusa bile yazmaya devam edeceğim.

Mevzuya gelelim.

Canon geçenlerde, güzel bir oyuncak çıkardı. Bir lens. 40mm f/2.8. DSLR kameralar için. Boyutu, fiyatı, kokusu için aşağıdaki link’e bakabilirsiniz;

http://www.bhphotovideo.com/c/product/870179-REG/Canon_40mm_f_2_8_EF_Pancake.html

Ben de bir tane aldım, hem sokakta kullanmak hem de merak ettiğim için. Ekipmana sevdalı olup da, içeriğe önem vermeyi ihmal edecek noktayı da geçtiğime inandığım için aldığım yeni bir ekipman, bir sonraki ekipman için çok da fazla heyecanlandırmıyor artık beni.

Bu lens ucuz bir lens. TR’de fiyatı biraz daha pahalıdır fakat yine de alınır yani.

Bir kaç fotoğraf çektim ben de bu lens ile.

Hem tekniğinden hem de içeriğinden bahsedeceğim fotoğrafların.

Fotoğraflarda tek edit, çözünürlüklerin düşürülmesidir. Başka bir şey yoktur.

Burada f/13. Keskinlik fena değil.  Hızla büyüyen İstanbul’un, denizden ispatı gibi fotoğraf.

Barış Manço vapurunun sarıları, sanki Nikon D700 sarısı gibi çıkmış. Vapur ismi de güzel tesadüf, bugün doğum günü BM’nun.

f/2.8.

Haliç Köprüsü altında balık ekmek satan yerlerden birisi. Tavaya atılacak balıklar avuçlanıyor.

Buradaki blur etkisi çok muntazam geldi bana. Yumuşak bir bluru var. Diyafram da en açıkta.

f/2.8.

Köprünün sonuna doğru. Oltaya yemi takan çocuk ve onun yardımcısı.

Yumuşak blur etkisi, yakın taraftaki çocukta da en arkada görünen Kadıköy sahilinde de görünüyor.

f/2.8
Lensin makro’su diyebilirim buna. Makro domates. Çok bir makro’su yok.
Lensin vignet etkisini de burada güzelce görebiliyoruz. Balık fotoğrafında da vardı fakat burada daha belli oluyor.
Ovallaşen blur da hoş bence.
Burası tam Karaköy’de Yeraltı Camii’nin giriş taraflarında bir tezgah.
Ve başka bir tezgah.
f/2.8
Samimi bir gülümseme abiden.
Aspherical Element–High Image Quality denen zımbırtıdan dolayı, yastık etkisi dediğimiz şey oldukça az burada görebiliriz. Yani, distortion. Tezgahın yakın tarafına bakınca anlarsınız.
f/8
Katlı otapark Karaköy’de. İnceden yürümeye devam ediyorum anlaşıldığı gibi.
Keskinlik de yine fena değil. Vignet oldukça azalmış durumda diyaframı kıstıktan sonra.
f/2.8
1.5-2m’den, blur etkisi 45cm odağındaki cisim için çok aza iniyor gördüğünüz gibi. Blur etkisi dediğim şey, DOF’un tam tersi olan şey bu arada.
Şişe net. Fakat renkleri algılama olayı gayet başarılı lensin.
f/10
Kısık diyaframda ters ışık performansı.
Ghost yok, yansımadan gelen lens flare yok.
Bu ne demek ? İyi denilebilecek bir lens demek.
Merdiven de, Karaköy Antrepo’nun.
Türkiye’den çıkan en pahalı sanat eseri. Önünde de eser sahibi ile röportaj yapıyorlar.
Eserden bahsetmeyeceğim, çünkü yeteri kadar popüler bir içeriği ele almadığını düşünüyorum kendisinin.
f/2.8 1/160
Vignet yok fotoğrafta göründüğü kadar. Mekan aydınlatmasından o.
Ben.
Hatırlamadığım bir kıyafet dükkanındayım.
f/2.8
Yansımalı mansımalı, biraz daha karışık bir komposizyon fakat yine renkleri ve cisim detaylarını diyafram açık olmasına rağmen iyi göstermiş lens.
f/2.8
Sipariş beklerken yan masa. Yalnız başına cansız bir çiçek. Neyse ki güzel duruyor grafik olarak.
Bokehleri burada görmeye başlıyoruz. Karışık değil, muntazam yuvarlağa yakın ve içleri dolu yeterince.
Bu ne demek ? İyi denilebilecek bir lens demek.
Mekanın mutfağına ufaktan bir kafa sokmaca.
f/2.8
Sol kolonda hafiften bir yastık etkisi var. Sağda uzak kenarda her şey yolunda gibi.  Yakın uzak cisimler arasında biraz zorlanmış gibi lens.
f/2.8
Mimari bir kesit. Açısal bir mimari kesit. Açısal ve düşük enstanteneli bir kesit. Açısal, düşük enstanteneli ve açık diyaframlı bir kesit.
Renkleri iyi çıkarmış.
f/4
Meşalenin sıçrayan detayları yerinde…
Bu arada, Beşiktaş taraftarı oluyor kendileri.
Belki de serideki en hoş kare. İçerik ve komposizyon bakımından.
f/3.2
En parlak cisim olan ampüllerin detayları, az ışık gelen karanlığın detayları ve net bölgedeki detaylar. Gayet yerinde.
Bu fotoğrafta asıl dikkatimi çeken, bu odak mesafesinde ve bu komposizyonda, bu lensin perspektifi çok ideal bir hale geliyor.
Tam bir sokak lensi. Sokakta fotoğraf çekmek için müthiş hatta.
Hem fiyat hem ufak boyutu hem performansı hem de hızlı netlemesi çok ideal hale getiriyor bu lensi.
Canon’nun veya diğer markaların neden bu tip lensleri çıkardığını veya teknolojinin ucuzlayarak sanatın sosyolojik açıdan ne kadar değer kaybettiğini ya da kazandığını tartışmayacağım burada.
Bu mevzu, bu yazının mevzusu değil.
Bu lens alınır.
Unutmadan, doğum günün kutlu olsun Barış Manço. Büyük insan.
Çengelköy’den sevgiler,
L

Fotoğraf İle Dünya’ya Dokunmak

Hastalığımın bu 3. gününde – ki çok da denk geldi – güzel Çengelköy’den şehre, kendime ve olaylara bakabilme fırsatı yakaladığımı düşünüyorum. Son zamanlarda evde durabilmek için dua ediyordum 3 gün de olsa ve oldu. Fakat iğneler de cabası oldu. Bir de 39.5 var tabii. Vücut sıcaklığı olan. Neyse.

Aslında başka bir fotoğrafik olaydan ötürü yeni blog’u yazacaktım fakat beklenmedik bir gelişme, kendini ön sıralara sürükledi.

Fotoğrafın hep hobi olarak kalabilmesi ya da sanat ile alakalı olarak tutabilmenin bu ülkede bir hayli zor olduğunu söylemiş miydim daha önce bilmiyorum fakat şu an söylemek istiyorum. Bunu zor hale getiren bizleriz. İyi ve güzel olan her şeyin bir maddi ( para ) karşılığı olması gerektiğine inanmış ve buna göre değer biçmiş olan bizler, buna göre değer biçmemiş olan başkalarını görünce ne kadar da farklı geliyor bize yaptıkları şeyler. ( kendimi de katıyorum bu gruba. katmasam mı ya da bilemedim.. )

Diyeceğim o ki; sadece maddi bir beklenti ile yola çıkmadan, sıradan bir Mayıs’ın 15. gününde, Üsküdar’dan Kabataş’a geçerken çektiğim sıradan – güzel bir fotoğrafın, dünyada o gün çekilen başka sıradan – sıradan olmayan güzel fotoğraflar ile birleşip tek bir bütün olması ve bunun da dev bir kitap haline gelmesi, bu kitabın da masamda bir hediyeye dönüşmesi sanırım milyon lira ile alınamayacak bir haz ya da motivasyon kaynağı.

Olay, A DAY IN THE WORLD. Dünyada 15 Mayıs’ta olan bitenleri, bir kaç ay öncesinden bir çağrı ile fotoğraf çeken herkesi harekete geçirip fotoğraflamaya iten ve ortaya çıkan yaklaşık 100.000 kareden, 1.000 tanesi ile o günü derleyen bir organizasyon. Bu 1.000 kareden, hem sergi hem de fotoğraf kitabı yapıldı.

Kronolojik sıra ile düzenlenip, 15 Mayıs’ta dünyada ne oldu algısı yaratıldı da diyebilirim kısaca.

Web Sitesi: www.aday.org

Aşağıda, ilk karşıma çıkan katılım ilanı var.

Masamda duran güzel hediye işte buydu.

Olayın altmetni.

Kapak fotoğrafı bile 15 Mayıs’ın bütün dünyadaki farklı sahnelerinden oluşan bir kitap olma etkisini veriyor.

Bu tip büyük – hatta dünya çapında – olayların var olmasının baş etkenlerinden birisi de destek veren markalardır. Onlara da gereken özeni göstermek gerekli.

Neticede, bu fotoğraflar arasındna seçilen 45 fotoğraf New York’taki Times Square’den tutun da Avrupada’ki pek çok büyük dijital alana sahip meydanlarda gösteriliyor olacak. Bunun için de para lazım kısaca.

Bu da BBC’nin haberi: http://www.bbc.co.uk/news/entertainment-arts-19871370

Ve benim fotoğrafımın bulunduğu sayfa.

Sağ tarafta diğerlerinden biraz daha büyükçe olan 18. kare. Diğerlerinden büyük, küçük, şöyle böyle olması zerre umrumda değil. Neticede, bu fotoğraf o günün bir parçası ve benim için önemli olan bu dünyanın bu gününde yer alabilmekti.

Tabii ki yaptığımız her şey, her adım, aldığımız-verdiğimiz her nefes bu dünyaya bir kelebek etkisi gibi etkide bulunuyor fakat bu kadar dolaysız bir yoldan dünya çevresindeki insanlara ve düşüncelere hem de fotoğraf enstrumanı ile dokunabilmek benim için eşsiz bir haz.

Yoksa, tam sayfa, 2 yan sayfa girmiş fotoğraflar da var hem de D-SLR ile falan çekilmiş. Ben iPhone ile çekmiştim. Oturup ağlayayım mı şimdi yani..

Kitabın arka yüzü.

Ve şu anda kitaplığımdaki yerini almadan önceki, masamdaki son duruşu.

Kitaplığımda da, bundan bir kaç yıl önce yine böyle dünya çapında bir olaya katılmıştım; oradan da 9.000 foto arasından 100 fotoyu kitap yapmışlardı, yollamışlardı. Neyse işte, o kitabın yanına gelecek bu da.

Bak hatta o olay da burada: http://www.leventkopuz.com/blog/2009/06/22/thank-you-lee/

Bu link’ler niye tıklanarak açılmıyor anlamış değilim.. Bakarız buna da bir ara.. Copy/Paste de güzeldir ^^


Bendeki durumlar böyle. Hislerim, para-para-para üçgeninden sanat-karşılık beklememezlik-huzur üçgenine bir denge kurma çabalarımın sonuç verdiğini görmekten ötürü iyi durumda diyebilirim. ( Gerçek ve açık bir itiraf oldu bu!)

Aşağıdaki fotoğraflar da, A DAY IN THE WORLD olayının 22 ülkeyi dolaşan sergisinden bir kaç kare var;

© wilterius on instagram

© sofiiiamm on instagram

© rebeckasfoto on instagram

© nelhas on instagram

© dholmberg on instagram

© ailujn on instagram

© mrtnsn on instagram

© linusrockstrom on instagram

Sevgiler..

Levent

Gündelik Kareler

Bu yazı da, bir önceki yazı gibi analog fotoğraflar içeren bir yazı oldu.

Her geçen gün, analog kameralar ile fotoğraf çekenlerin sayısı artıyor ve bu durumun yükselen yıkama/tarama/baskı fiyatlarına rağmen azalmadığını da söyleyebilirim.

Peki bu iyi bir şey mi ? Asıl mesele bu bence fakat bu blog’un konusu bunu tartışmak değil.

Hep söylediğim gibi, daha kolay tüketimlik daha öz fakat ilham veren bir blog yapma hedefim var son 6 yıldır.. Buradaki fotoğrafların %90′ı anlık-belgesel görüntülerdir.

Neyse, ufak bir teknik bilgi olarak Nikon F3 – Nikkor 35/1.4 ve KODAK GC 400 film ile çekildi aşağıdaki kareler. Bazıları teknik olmadan fotoğrafın var olmayacağına inanıyor ya, bu bilgi de olsun o halde.

Taksim’de bir apartmanın merdivenleri. Yalnızlık hissi hakim geliyor bana fotoğrafta. Fakat deklanşöre bakarken sadece grafik olarak düşünmüştüm.

Bu tip karelerde, yalnızlık hissi o hissi bu hissi kadrajdaki sahneyi mekandan koparıp fotoğrafa koyduğun zaman oluşuverir. Yoksa, bir adım ötede yığınla insan da olabilir merdivenlerin.

Fotoğraf yanıltır.

Pecha Kucha olayından. Hollandalı’ların istilasına uğramıştı. Güzel de oldu. İstanbul’da böyle şeylerin yapılması da hoş bir şey.

Backstage fotoğrafları çeke çeke artık asıl konuya odaklanmanın yanında mutlaka yan etkenleri de fotoğrafa alır oldum. Buradaki gibi.

Pecha Kucha’da sunumlara başlamadan önce, biz ortalıkta dolanırken bir camın arkasında bu ikisi de bir şeyler üzerine çalışıyordu.

Üst taraftaki çubuk ışık yansımalar hoş. Bir de fotoğraf yamuk biraz. Terazi ayarım kaçmış inceden.

Bu yazıda pek teknik mevzulara girmeyecektim fakat bunu söylemem gerekli; bu KODAK GC 400 sarı renkleri pek doğru vermiyor. Yeşildi, maviydi falan pek başarılı.

Burası Ara Kafe.

Öğrendiğimiz insan hareketleri uyarınca da, adamın bir şeyler içtiğini anlıyoruz. Ortamı kafeden çıkarıp, hastane yapsaydık ve ortamın rengini de daha mavi yapsaydık, adam bir şeyler içiyor olmayacaktı -içiyor olsa bile-.

Fotoğraf yanıltır.

Fashion Week denen mevzudan bu da. Podyuma çıkmadan önce yapılan provadan bir kare.

Fashion Week bitti gitti, herkes yazacağını yazdı benim fotoğraflarım halen bitmedi. Nasıl bir üretim olayına giriyorsam orada artık.. Utanmasam bütün yıl buradan görsel çıkaracam ortaya.

Ama yok, yakında fotoğraf değil de bir inceleme yazısı yazabilirim bu Fashion Week için. Moda/Trend ile falan alakalı değil tabii ki; 3 sene boyunca edindiğim sosyolojik çıkarımlar ile alakalı..

Sarı renk çatlıyor demiştim ben.

Podyum şov’undan. Pek ilgili davetliler..

Kulis’te bir model.

Sahneye, ışıklara, insanlara ve kameralara çıkmadan bir adım öncesi. Defilelerin en çok ilgimi çeken parçası da bu çıkış anlarıdır.

Müthiş bir geçiş görünür modeller üzerinde. Hatta öz kişiliklerden numuneler bile ortaya çıkar bu bahsettiğim yerde.

Sahrayıcedit taraflarında bir otobüste yaşlı bir teyze.

Pozlamada sıkıntı var. Bende de sıkıntı vardı o anda ama.

Caddebostan basket sahaları.

İstanbul’un daha yaşanası tarafları.

Tespih.

Bizim bu taksilerin sarı oluşu ile New York’taki taksilerin sarı oluşu arasında bir bağlantı var gibi geliyor bana. Oradaki Limuzin Taksileri saymıyorum tabii ki.

Gittiğim pek çok ülkede başka sarı taksi görmedim diyebilirim.

Originals Street Party’nin sisli girişi.

Sağ ve sol taraftaki siyah bantlar sanırım film ile alakalı bir durum. Orada öyle bir şey yoktu yani aslında.

Bu fotoğraf bana, dağdaki köye sis basmadan bir an öncesindeki insanların normal davranışlarını anımsatıyor.

Originals Street Party’deki Fate’nin performansı.

Daha çok yolun başında olmalarına rağmen, sahnedeki duruşları ve seyirci ile etkileşimleri güzeldi. Ses çıkarır bu grup ileride!

Originals Street Party’den genel bir görüntü.


Bunu sevmiştim. Çekmeden önce de, çektikten sonra da.

Multitap ve sahnede Selim Siyami!

Once Müzik Event’ini dijital ile ticari olarak çektikten sonra, hiç bir ticarı kaygı olmadan analog ile bu sahneyi çekmek iyi gelmişti bana.

Fotoğrafta bazen kavramlar arasına sıkıştığın zaman, bir nefes almak veya düşünmek için zaman yaratmak için her zaman yapageldiğin şeylere farklı açılardan yaklaşmak işe yarıyor.

Teknoloji de çok kullanışlı avantajlar sağlıyor bize hem.

Netlik kaçmış! Ama sıkıntı yok bence.

Bir akşam üstü Eminönü’nden, çok alakasız bir yere giden bir otobüs. Grafiğini sevmiştim yine bu fotoğrafın. Hissettirdiği şeyler bende sonradan geliyor.

90′lar havası var sanki biraz. Neden geriye dönük işler yapma peşindeyiz ki aslında..

Belki de, elimizde olmadan kaçırdığımız o daha ¨doğal¨ dönemlere bir özlem veya bir atıfta bulunmak insani doğamızla daha çok uyuşan bir durumdur..

2012′de, ¨bu fotoğraf da 90′larda çekilmiş olabilir¨ diyorsak eğer, yine aynı noktaya çıkıyor mevzu; fotoğraf yanıltır.

Pazar’a kadar da yağmur varmış; hadi yine iyiyiz!

L

Analog Fotoğraf Konuşmaları

Biraz teknik bir yazı olacak diyebilirim bu blog için. Tutup da kendi fotoğraflarım üstünden, ¨doğru komposizyon budur¨diyecek değilim yine de.

İstanbul dolaylarında çekildi kareler.

Bir süredir kamera dolabının arkalarında, 18′e alınıp kulübeden çıkamayan yıldız oyuncu gibi bekleyen Nikon F3′e efsane lens Nikkor 35/1.4 takıldı ve film olarak da içine ilk defa kullandığım KODAK GC 400 taktım.

Bu 3′lü kombinasyondan çıkan sonuçlar da aşağıda işte.

Fotoğraflarda sıfır PS edit var bu arada.

Fotoğrafların pek çoğunun diyaframı 1.4 veya 2 civarında.

Burada 1.4′idi. IKSV’nin oralarda bir yer. Bu eski Nikkor lenslerin blur dokusu çok karakteristik.

Bu kare aslında, ilk defa kullanmaya başladığım KODAK GC 400 filmi bana oldukça sevdiren ve ısındıran bir kare oldu.

Aslında oldukça karanlık bir ortamdı burası. W Istanbul’un lobisi ve 1/8 civarıydı enstantene. Noise ( kumlanma ) yok denecek az, hem de 1/8′de.

Keskinlik kaybı da gayet yerinde.

Yine W Istanbul’dan.

Analog tadını az ışıkta çok iyi veriyor bu film. İlk filmden aldığım izlenimler arasında; bu lens ile bu filmin kimyasal yapısı iyi bir uyuşma içerisinde diyebilirim.

1/4.

Burada, Kodak’ın sarı tonlarına kayan ışık ısı dengesi ortaya çıkıyor. f/1.4.

Diyafram kısık burada. 5.6 civarında olsa gerek. Çok da kısık değil fakat ağaç yapraklarının ve çocuğun ayakkabılarının keskinliği yine de başarılı.

Direk lens’ten içeri giren çok güçlü bir gün batımı ışığından bile ghost ( lens lekesi ) oluşturmuyor bu Nikkor 35/1.4. Daha ne olsun.

Canon 50/1.0 bile ghost verirdi bu ışıkta.

KODAK GC 400. filminin beni şaşırtan bir yanı da burada çıkıyor ortaya. Fujifilm gibi davranıp Kodak, yeşil tonları daha parlak hale getiriyor.

Yani, Kodak, Fujifilm gibi davranış göstermiş burada. Garip.

f/1.4 yine.

Burada ise, çok ortalarda bir renk var. Daha soluk fakat mekan aslında bu kadar soluk renklere sahip değil.

Profesyonel bir film değil bu KODAK GC 400. Bu durum belli oluyor burada.

Yine aynı şekilde, yeşil – mavi tonlardaki kaymalar sol arka kısımda kendini gösteriyor.

Pek de analiz yapılacak bir fotoğraf değil ama Röyksopp olduğu için koydum buraya. Geçenlerde URBAN FEST’e geldiler de.

Bayat film etkisi. Kötü bir fotoğraf ama renklerin arada kalışını iyi gösteriyor.

Az ışıkta 4000K civarlarında doğru ısıyı yakalarken film, 4800K civarlarında daha pastel hale getiriyor renkleri.

Gündüz fotoğrafı. f/8. Bütün renkler tas tamam.

Gülümseyen kişi de, Bennu Gerede. Güzel bir kişilik..

Tatlı bir sinematik etki bırakmış gibi. Işık dengesi çok muazzam. Bir kaç fotoğraf sonra daha belirgin olacak bu durum.

Biraz fazla pozlanmış bir kare. 35mm’nin perspektifi çok ideal gerçekten.

Bu fotoğrafta da, film – lens – kamera üçgeninin çok başarılı bir çalışma örneği.

Bu kare çok zordu aslında. Ters ışık çok kuvvetli ve ışık denge aralığı çok yüksekti.

Yine de doğru renkler ve doğru ışık miktarı var fotoğrafta. Hatta normalden de daha iyi.

Nikon F3, Nikkor 35/1.4 ile gerçekten çoşuyor arkadaş.

Fotoğraf da Evlilik Fuarı Katalog çekimleri Backstage’inden.

Yine o bayat etki.

Netleyememişim ya la.

Normalde böyle bir fotoğrafı analog kamerada çekince, boydan boya bir ghost olur. Normalde olur da, iyi bir Nikkor lens ile keeerler..

Son fotoğraf, son sahne..

Özetle, bu KODAK GC 400 profesyonel bir film olmamasına rağmen, gayet başarılı sonuçlar veriyor pek çok ışık ortamlarında.

Tabii, beraberinde kullanılan lens ve kamera da oldukça önemli.

Nikkor lensler çok iyi şeyler.

Fotoğrafların içeriklerine laf atamadım da diğer filmleri bitirince artık yazarız bir şeyler.

Feyz almışsınızdır, ilham vermiştir bir nebze de olsa umarım bu kareler.

Sonbahar da iyi geldi çaktırmadan.

Sevgiler,

L

Marmaris’te Balık Gözü

Rap seven arkadaşlara öneri ile başlamak istiyorum önce; iTunes – Radio’lar arasında Rap kısmında SKY.FM var. İyi çalıyor. Yeni keşfettim.

Neyse, bu yazımızın olayı Balık Gözü. Hani bu, Instagram’dan Lomo’lara, ya da saçma sapan lens üzerine takılan oyuncaklara, her yere kadar artık karşımıza çıkan yastık etkisi denilen perspektife sahip lensler.

Geçenlerde çekim için 2 günlüğüne Marmaris’e gitmiştim. Yanımdaki kameraların bir tanesinde de bu lens takılıydı. Çekimden önce Marmaris’te Volkan ile biraz turlayalım dedik ve aşağıdaki fotoğraflar çıktı.

Bir de Marmaris hakkında izlenimler.

Otel odasında kamera ve ekipman son kontrolleri yaparken. Halı çok alakasız değil mi..

Otel odasından dışarısı. Bu arada bu lens Sigma 15/2.8. Merak edenlere detayları da burada: http://www.sigmaphoto.com/shop/15mm-f28-ex-dg-diagonal-fisheye-sigma

Otelden çıkıp sahilden yürüyüşe başladıktan 15dk sonrası. Bu saatlerde klasik bir şekilde Marmaris’te de, insanlar sahilden yok oluyorlar. İşin garibi, gün boyu hiç insan gelmemiş gibi kumsala.
Neyse devam..
Bizim ülkemizin turistik anlamda en başarısız olduğu başka bir konu da bu; Kartpostallar. Hiç bir niteliği olmayan hatta çoğusu saçma sapan içeriklere sahip, insanı heyecanlandırmayan görseller yığını. Geçen Mart ayında yine Kaş’taydı sanırım, çıplak 2 hatun vardı kartpostal’da. Sanki ülkeye gelene, bu hatunları veriyoruz pasaport kontrolünde.
Kartpostal’da ne gerek var; buradalar işte. Kaldırımda direk.
Yıllar önce boyle bir yelkenli ile yine buradan denize açılmıştım-tık. Fethiye’ye kadar. Güzel kafalar denize açılmak.
Marmaris çok düzenli bir yer. Bodrum’a veya Kaş’a göre özellikle.
Külahlar Balık Gözü’nden, göze girecek gibi.
Bu yazıdaki bütün fotoğraflar bu balık gözü ile çekildi ama bazılarında bu etki çok az hissediliyor değil mi. Çünkü teknoloji ile beraber, doğru açıda tutarsan lensi, hissettirmeden sadece ufak bir yastık etkisi veriyor lens. Bu da, doğru konuya doğru açı ile yaklaşırsan, yerine konulmayacak bir iş yapmana olanak veriyor.
Marmaris, Barlar Sokağı’nın bir üst paralel sokağı. Sağdaki bina çok tatlı. Bizim Ege Kıyıları çok başarılı da, çok daha bilinçli yönetilmesi ve yaşatılması lazım. Bunu açıkça hissetmek hoş değil her seferinde.
Düzenli liman.
Barlar Sokağı. Daha gece değil. Gece yüzlerce insan vardı; özellikle de İngiliz ve Hollanda’lı.
Buraya gidince insan daha iyi anlıyor haberlerdeki, ¨İngiliz turist Türk barmene aşık oldu!¨ başlıklarını.
Gece hayatı epey hareketli, Bodrum’dan daha hareketli hatta. Alanya’yı bilemicem, hiç gitmedim. Gitmem de kolay kolay.
Fakat buranın ruhu yok. Bodrum’un ruhu var.
Otel’e giden dolmuş. ( Lens başarılı değil mi ? )
Otel’e gitmeyen bisiklet.
Asansörde iki genç; Levent ve Volkan. Bu arada Volkan yeni produksiyon ekibimizin (Lights-Up) video işlerinden sorumlu kişisi.
Benim blog’larımda ikiye ayrılan bir durum var, kısaca şöyle: pek çoğu fotoğraf tabanlı olup alt metinlerin görseli tamamladığı blog’lar, azınlığı da: fotoğrafın altmetin ihtiyacı olmadığı blog’lar. Yani her türlü, fotoğrafın hayat verdiği şeyler buradaki şeyler. Diğer blog’lar ile karıştırmayın yani!
Haydi iyi Pazarlar !!

İstanbul’dan bir Madonna Geçti

.

Belki Şehir’e Madonna gelir dedik, kadın geldi. MDNA Tour kapsamında Tel Aviv ve Abu Dhabi’den sonra Avrupa ayağının ilk şehri olan, İstanbul’daydı. Anonsu da yaptıktan sonra geyiği bırakalım ve olaya girelim.

98 yılında Frozen şarkısı, daha doğrusu ile klibi ile 12 yaşındayken bilgi dağarcığıma giren bu kadın, bilmem kaç yıl aradan sonra İstanbul’a kadar gelmiş. Biz de, ¨gitmesek bir şeyler eksik kalmaz ama yine de görmek de fayda var¨ diyerek yerimizi hazırladık.

Yıllarca Winamp’da daha sonra iTunes’a terfi edince de burada, aralarda Discman’de daha sonraları iPod’da hep playlist’de yer alan bu kadını canlı izleyecek olmak, hem biraz heyecan hem de ¨zihnimdeki yerini zedeler mi..¨ endişesi yaratıyordu. Ki, hem yarattı hem de yaratmadı diyebilirim.

Biletin üstünde yazan başlangıç saatinin değişmesi belki de tek teknik prodüksiyon hatasıydı diyebilirim. 20.00′da başlayacakken konser, bildiğin 22.30′da başladı. Ki bence bu zaten böyleydi, sadece heyecanı arttırmak için yapılmış bir hareket de olabilir. Çünkü bitirdiğinde tam 90 dakika yani 23:59 idi saat.

Bugünü, tadın diyebilecek şekilde bir fotoğraf yayını yaparak Instagram’da paylaşmak istemiştim en başta. Aşağıdaki ilk fotoğrafı çektikten sonra, metro ve TT Arena bölgesinde Turkcell 3G çalışmadığı için fotoğrafları bu şekilde paylaşmak daha akıllıca olacak dedim. Bir de, yazının sonunda konserin başlangıç şovu ile başlangıç parçası GIRL GONE WILD var.

Evden çıktıktan sonra otobüs durağında.

Mecidiyeköy’den Metro’ya bindikten sonra. Gereksiz sanatsal ama olsun kafası var.

Sanayi – Seyrantepe durağında indikten sonra, tahmin edemediğim bir şekilde gerçek olan Madonna’ya giden insanların kalabalığı.

Bu da kalabalığın vagonların içindeki hali. Bildiğin izlemeye gidiyoruz yani.

Metro’dan çıkış her hangi bir futbol maçı gibiydi. Sıkıntı olmadı. 3 tane turnike vardı ve ilk ikisinden sadece bileti gösterip geçiyordun. Bir şekilde gereksiz kalabalığı önlemek için olsa gerek bu. Son turnikeden ( binaya girerken ) ise biletini cihaza okutup Arena’nın içine giriyordun.

Metro’dan çıkıp sahneyi görmeden önceki son saniyeleri tükettiğim bu kapıyı görene kadar yaklaşık 7dk falan geçmişti Gayet başarılı bir süre.

Ve sahnenin göründüğü ilk an. Yerim fena değildi. Hem konseri hem de atmosferi izleyebilecek noktada ve mesafede.

Saat henüz 20.30 toplam alanın yarısı dolu henüz.

Saat 21:15 ve halen daha oturma yerlerinde boşluklar var. Bu fotoğraftan sonra dedim, ¨bu kadın bu stat dolana kadar sahneye çıkmaz, bu da böyle giderse 3 saati bulur¨..

Bunu dedim sonra bir arkadaşımın yanına çıktım dışarıya. 10dk sonra döndüm ve…

Manzara buydu! 10dk içinde 15bin kişi daha giriş yapmış gibiydi içeriye.

Hava da kararmaya başladı tabii bu sırada 22:00 gibi oldu saatler.

İnsanlardan tepki niteliğinde alkışlar yükseliyor. Ama inançlarında zerre değişiklik yok.

Ve Madonna sahnede.. Fotoğraf biraz flu fakat aşağıdaki video görsel açıdan daha tatmin olacaktır diye düşünüyorum zaten. Nasılsa anlatmak istediğim etkiyi yaratıyor bu fotoğraf.

Bu şekilde yaklaşık 90dk’lık bir şov izledik diyebilirim. Hatta Opera bir çeşit.

Neler vardı diye kısa maddeler halinde yazsam 90dk boyunca;

- Çok fena MTV satış taktiği.

- Mükemmel bir koreografi.

- Pek çok noktada subliminal mesajlar. ( Her Şeyi Gören Gözler fln.)

- Sadık izleyiciler. ( Özellikle sahaiçi’nde olanlar. )

- Kusursuz bir şov. ( Işık, sahne tasarım, kamera açılarına kadar.. )

- Dünya starına yakışır bir bitiriş. ( Bis’in B’sini bile yapmadı. Çat diye ¨Thank you!¨ dedi ve indi sahneden.)

- Nabıza göre şerbet vermek. ( Tam bitiriş anında, dansçılarından biri de güzel bir Türk Bayrağı açtı.)

Bu maddeler ilk aklıma gelen şeyler. Daha detaylı yazılar elbet yazılır ama ben yine, tadında ve daha çok etkileşime geçiren bir yazı yazmak istedim.

Bu konserin bende hissettirdiği şey ise şuydu: Bu Madonna’nın olayı artık şarkıcı veya dünya star’ı olmak falan değil. Kadın müziğin üstünde bir şeyler yapıyor. Dinlerin de üstünde bir inanç biçimi icra etmek gibi. Sanki, tanrıça gibi hissediyordu kendini sahnede. Seçtiği parçalar olsun, sahnede dönen video’lar olsun, eğlendiren müzikten çok uzak çok daha derin ve mistik anlamlar içeriyordu.

Ki zaten, pek çok yerde, dinsel çağrışımlar yapan ve toplumsal olayları eleştiren kısımlar vardı konserde. O yüzden belki de zıngır zıngır dans etmedik ama gerçekten ¨bir şeyler¨ anlatan bir şov izledik.

Sonuçta bu kadın, bir şeyler anlatıyor neticede..

A, bir de, bu kadını yine sevdim canlı canlı ama çok fazla Playback yapıyor arkadaş. Yok artık dedirtecek cinsten. Şov yapmaktan, dans etmekten şarkı söylemeye fırsat kalmıyor bazı yerlerde. O yüzden iki tane şarkıyı akustik söyledi. Hele ki, Like A Virgin parçasını piyano akustik söyledi ya.. Güzeldi bak bu..

Olay budur, Madonna geldi geçti. Daha 83 yerde -evet 83 yerde- daha bu tip konser yapacak bütün dünyada. Bu yüzden zaten Dünya Turu diyorlar buna.

Ve sıra geldi Konserin Açılış Video’suna.

İzleyin bakalım şov nasıl olurmuş;

Haaadi..

( ya yine sabah olmuş amk 04:32 )

Likya Yolu’nda 2 Genç

Artık başlayabiliriz.

Bu yazı biraz uzun oldu fakat pek çok yabancı ülke için uzun gezi blog’ları yazıp da, ülkem için yazmamış olmam bir eksikti zaten. Gidermiş olduk bir nebze bu şekilde. 15dk falan alır okurken.

Yazıya başlamadan önce bu şarkıyı bir yandan açmanız tavsiye edilir; http://www.youtube.com/watch?v=q0bn-G6lnHA

Bu yazının olayı Likya Yolu. Kısa özetlemek gerekirse; Likya Yolu Fethiye’den başlayan ve Antalya’da sona eren, eski Likya Uygarlığı’ndan kalma ve zamanında Pers İmparatorluğu’ndan kaçmak için kullanılan 500km’lik bir güzergahmış. Şimdi ise dünyanın en önemli yürüyüş parkularından biri. Yılda 10bin kadar yabancı turist bu yolu yürüyor. Biz de yaklaşık 100km’sini yürüyebildik. Yürüyebildik diyorum çünkü mevzular biraz değişti yolda. Bazen kamp kurduk bazen de kuramadık. Fakat çok farklı kafalar yaşadık, evet.

Bu yolculukta, Fethiye – Ölüdeniz – Kelebekler teğet – Kabak Koyu – Patara – Yeşilköy teğet – Kalkan teğet – Kaş – Üçağız – Kekova – Kale – Myra – Olimpos ve Antalya noktalarından geçtik.

Bu yolculuğun bir de video’su gelecek yakında. Şu anda kurgu – montaj masasında kendileri.

Ve başlıyoruz fotoğrafalara..

Ölüdeniz’den ilk yürümeye başladıktan bir kaç saat sonra, ilk fotoğraflanmaya değer şey; ağaç.

Kabak Koyu’na giriş.

Kabak sahili.

Daha yaz sezonu öncesi olduğu için, masalar masaların üzerinde.

Sezon hazırlıkları yapan ve şansımıza açık olan bizim kaldığımız kamp tesisi; Shanti Garden. Pek güzel yer. Sezonda daha da güzeldir hatta.

Akşam yemeklerinin yendiği ve soğukta ısınılan yer. Kuzine de pişiyor yemekler ve çaylar.

Elif ve Eda. Oradalardı biz geldiğimizde.

Sonraki sabah Kabak Koyu. Bu evler yeniymiş.

Kabak sahil.

Bizim çadır da böyle bir şeydi işte.

Bu yolculukta öğrendiğim şeylerden biri de, köpekler ile anlaşmak. Kaldığımız kamp alanına ait anne oğul. Birinin adı Beyaz’dı. Diğerini unuttum.

Kabak’ta bir rota değişikliği. Rota üzerinde bazı yerlerde sezon kapalı olduğu için kamp alanları da kapalıymış. Bu yüzden atladığımız yerler de oldu.

Sonraki durak Patara.

Aracın bizi bıraktığı yer. Patara’ya daha var 4km. Önümde duran yükler de bize ait.

Yol tarif eden taksici amca. Çok iyilik severdi. Sohbeti de çok tatlı. Bizim erken geldiğimizden bahsediyordu burada sanırım. Nisan ortasında başlıyormuş genelde Likya Yolu yürüme mevzuları.

Patara köyüne doğru.. Seralar.

Bu sefer yoldan yürüyoruz. Fotoğrafın sonunda tepeler var ya, işte orayı aşıp bir bu kadar daha gideceğiz.

Yarısı bitti yolun. Bu da Toni. Geceleri soğuk, gündüzleri de sıcak olunca palto böyle ilginç bir hal aldı.

Sera.

Patara’ya vardık. Sweeney Tood kafası.

1 gece kaldık Patara’da ve oradan da ayrıldık.

Bu fotoğraf da sevgili arkadaşım Yaşar’a gelsin..

Patara, Likya Uygarlığı’nın büyük şehirlerinden biriymiş. Likya da, Roma İmparatorluğu’nun büyük eyaletlerinden biriymiş. Roma da, o zamanlar yani 500′lü yıllarda bilinen dünyanın en büyük devletiymiş. Dünya da…

Antik şehirde bir inek.

Patara kalıntıları.

Şehrin girişindeki takı.

Bu ağaçlar da ne alaka anlamadım ama güzel duruyordu tam antik şehrin kuzeyinde.

Antik şehirde bir traktör.

Antik şehirde taşları yiyen bir inek.

Antik tiyatro. Bu tiyatrolar efsane. Tiyatronun bilmem neresine otur ve yanındaki biri ile konuşuyor gibi bir şeyler söyle, bu söylediklerini de tiyatronun bilmem neresinde oturan başka birisi yanındaymış gibi duyuyor ! Bu da mı gol değil !!

Tiyatronun sahnesi. Roma’da tiyatrolar şehri en güzel yere yapılır ve izleyicilere müthiş bir görsel şölen verilir derdi arkeojeofizik hocam.. Üniversitede.. Sanırım 15 yıl önce..

Patara sahil.

Ve günün kahramanları; sağdaki Natalie ve soldaki erkek arkadaşı. Bu çift, biz tam sahile indiğimizde, ellerinde 5-6 tane kocaman torba ile sahildeki çöpleri toplamış geliyorlardı. Büyük bir alkışı hak ediyorlar gerçekten.

Dudes, I still appreciate it!!

Patara sahil’de gün batımı. Bu sahil 12km ve Muğla ile Antalya’nın batı sınırı. Burası anlatılmaz.

Pansiyonunda kaldığımız Ali Baba. Ortadaki. Yolunuz düşerse, kesinlikle ve kesinlikle gidin kalın orada. Patara’ya girişte solda kalıyor yeri. Zaten Patara çok orjinal bir yer. Oraya da gidin.

Ali Baba’nın telefonu: 0242 843 50 75. Boş boş arayıp da sapıklık yapmayın.

Patara’yı terk ederken, son bir kare. Likya tapınak mezarı da orada. Fotoğrafta görünen yer eskiden limanmış. Hatta St. Paul’du sanırım, Vatikan’a kiliseyi kurmadan önce Bari’ye buradan bindiği bir gemi ile geçmiş.

Hede hödö bir yer değil yani.

Ağaçta bir iz var, görebilen ? Bu iz Likya Yolu’nun izi. Bu izden yol boyunca her 35m’de bir var. Eğer yoksa, sıkıntı var demektir.

Garanti sponsor olmuş buraya. Olmuş yani o kadar.

Ağaç.

Yine yollardayız. Antik şehiri görebilen var mı ? İşte oradan yürüyerek çıktık buraya.

Doğada hatırlatıcı böyle olur. Bu ele yazma kafalarını da jeoloji hocam öğretmişti okulda. 15 sene önce sanırım..

Yollar..

Koyun ve keçiler ile arada yarış yapmak..

Sonraki rotamız olan Yeşilköy kavşağına varmadan önce mola verdiğimiz yerde çevre düzenlemesi yapan ekip.

2 Saatlik daha yürüyüş ve mola zamanı. Yeşilköy kavşağı da arkada görünen seraların olduğu yer.

Kavşaktan yaptığımız otostop ve Kaya Hoca. Kendisi lise hocasıymış ve bizim yürüdüğümüzü görünce direk yardım etti. Neden otostop çektik değil mi bir de o var. Onu da Toni’ye sormak lazım!!

O değil de, Kaya Hoca’nın mail’i kaybettim ben. Bu fotoğrafı atacaktım ona. Gören bilen varsa, göstersin bari bunu.

Kaş’a vardık. Kaş akşamları soğuk. Alakasız bir mevsimde gidince böyle olur tabii.

Ve bomba bir adam daha; Stefan. Tek başına motoru ile binlerce km yapmış ve buraya gelmiş. 58 yaşında. Fotoğrafta da bana web sitesini gösteriyor ve önceki gezilerinden fotoğraflar.

Stefan’ın web sitesi: http://www.stewimot.de/

Bir de 58 yaşında dedim ya gerçekten o yaşta. Bizim 58′lere bir çift lafım vardı ama kalsın, bulmacaya devam..

Hallo Stefan. I wish good luck for your next destinations.

Kaş’taki çadırın hali. Aslında çadır için çok da elverişli bir alan değildi fakat bizim çadırın kazıkları da pek sağlıklı olmayınca, çareyi taşlarda bulduk.

Kaş’ın merkezi ile kaldığımız Kaş Kamping arasında yaklaşık 400m kadar var. İstanbul şartlarında bir ömür boyu yol olsa da bu, o kadar yol yürüdükten sonra 15sn falan sürüyor.

Kaş’ta yeni sezon hazırlıkları.

Kaldığımız kamp alanının iskelesi.

Sezonu erken açan Almanlar. Zaten bir Alman turist çılgınlığı vardı. Başka memleketten insan almamışız içeri gibiydi.

Kaş’ta topçu gençler.

Bu kafalar da güzel. Karavancılar. 4-5 tane farklı karavan tayfası gördük sayılır yolda. Oradaki kızın da sorunu büyük gibiydi, nazikçe yardım teklif ettik ama nazikçe de geri çevrildik.

Kaş’ta gün batımı. Bizim kamp alanı da, tam karşıda binaların bittiği yerin 400m ilerisinde kalıyor. Yürümek güzel şey !!

Kaş Kamping’de kahvaltı.

Bu Kaş Kamping güzel bir yer. Gidilir yani. Klimalı odası, bungalow da var. Denizi de güzel. Kendi buzdolabın ya da restaurant falan da var.

Bu sefer motor kiraladık Kaş’tan. Üçağız, Kekova Adası ve Kale’yi görme durumları. 35km’lik de bir scooter yolculuğu ile..

Üçağız limanı. Yine ölü sezon olduğu için, in cin top oynuyor.

Üçağız sokakları.

Üçağız’dan pazarlık yaparak anlaştığımız Kaptan bizi Kekova’daki batık antik şehirlere götürüyor.

Ve götürdü. Bu Kekova’nın da olayı oldukça sağlam. Yine Likya Uygarlığı’nın kokusu var..

Burası da Kale. Kekova’nın karşısındaki yarım ada. Kale de, köyün tepesindeki kaleden geliyor. Sanırım, eskiden bu yarım ada Kekova ile hafiften birleşik olunca, bu aradaki yerleşim yerlerini korumak için de bu kale yapılmış. Diğer türlü bu yerleşim alanlarının etrafına yapılacak sur alanı yokmuş.

Kale’ye iniyoruz.

Ve Kale’deyiz. Saat 11 yönü Kekova.

Likya mezarlıkları. Bunları İngilizler ve Almanlar 1800′lerin sonunda patlatmışlar.

Kale’nin sahili. Yazın pek güzel oluyordur buralar.

Kartpostallara konu olan Likya mezarı.

Akşam’a doğru Kaş’a dönüş.

Sonraki sabah erkenden yola çıktık ve sonraki durağımız Myra’ya vardık. Bu nasıl bir cümle oldu böyle, TRT kafası.

Önce St. Nicholas yani Oruç Baba yok pardon Noel Baba kilisesine uğramakta fayda var. Kilise falan değil, bazilika kırması ama neyse bozmayalım adabı.

St. Nicholas’ın olayları da güzel. Açıp okumakta fayda var.

Kardeşim Medusa.

Myra’daki antik tiyatro. Doyamadım tiyatrolara. Büyükşehir’in bu kadar tiyatrosu yoktur.

Burası epey güzel korunmuş. Ama yine de söylenecek çok şey var. Yani bu yerler, yanlışlık ile İtalya ülke sınırları içerisinde yer alsaydı, eminim Türkiye’den şu anda giden turistten daha fazla turist oraya giderdi. Anlayana..

Ve kendimizi son durak olan Olimpos’a attık. Tanrıların kucağına bir nevi..

Bu fotoğrafta da, akşam yemeğinde tanıştığımız İsveçli çiftler. Hele benim yanımdakinin gözlüğü, tam bir İskandinav gözlüğü. Bütün o kaotik filmlerde o gözlüklerden var!

Elisabeth, Stefan, Anne Marie ve Sten..

Hi guys!! It was a good chatting with you! Cheers!!

Bu ekibe daha sonradan da bir kadın katıldı yine İsveçli, babası profesyonel fotoğrafçıymış. Onun da adını aldım: Hans Hammarskiöld. Ben de daha bakmadım adama, bakacam yazı bitince.

Çadırdan ve o ¨enterasan¨ yerlerden sonra Olimpos’ta çok lüks gelen oda. Ayna bile var!!

Bu arada burası Kadir’in Ağaç Evi.

Sezon hazırlıkları her zaman ki gibi. Millet sezon bitince gider sakin sessiz olsun diye, biz de sezon başlamadan..

B – E

Bizim fakirhane.

Dur biraz düşün bunu.. Sonra devam edersin okumaya. Hatta burada bırakıp başka zaman da devam edebilirsin okumaya.

Ağaç Evleri olan Kadir.

Benim takıldığım alan.

Olimpos’ta ufak bir tura çıkalım dedik ve o da ne; yine Likya Yolu!! 2 gün önce bırakmıştık oysa ki. Ya da o bizi bırakmıştı…

Olimpos’taki Roma Tapınağı. 4 sene önceki gibi duruyor..

Kırmızı – Beyaz Likya Yolu işareti. Yol buradan geçiyor ve kuzeye dağların arasından devam ediyor..

Ne de güzel bir dolunay…

Akşam ateş başı. Akdeniz akşamları kafası.

Bu sefer rota Antalya, parmak yine havada. Toni, profesyonel otostopçu kardeşim benim.

45dk kadar otostop denemesi yaptıktan sonra, gele gele bir İngiliz geldi. Yoldayız burada.

Ve Antalya’dayız. Medeniyet denen yerleşkede..

6 yıldır Kaş civarında yaşayan bir İngiliz amca. Yanlış hatırlamıyorsam Cam gibi bir şeydi adı.

Hi buddy!! Thanks to hitchhiking again.

Antalya’da Kaleiçi’nde ufak turlamalar..

Bu Antalya’ya hep soğuk bakardım da, vakit geçirilecek bir yer gibiydi. Fakat Mayıs’tan sonra sıcaklar fena hal alıyormuş. Bu sefer şanslıyız erken gittiğimiz için sanırım.

Antalya, Kaleiçi iskelesi… Gün batımı yine çok güzeldi. Yine doluydu.. Aşağıdaki abiler de saz çalıp türkü söylüyorlardı. Biz de yukarıdan katıldık inceden biralar ile..

Gerçek nedir onu sorguladık biraz, biraz da gerçeği sorguladık..

Ortadaki Bahadır. Antalya’daki şube. Çay eksperi. Çay ocağı falan da işletiyor hatta. Ortadaki de dağ keçisi!

Bütün Antalya’yı turladık onunla. Hatta uçağa yetiştirmek için bizi, bir ara kendini bile aştı.

Ve dönüş vakti. Antalya Havalimanı.

Pegasus. Poseidon’un Medusa’dan yasak çocuğu!!

O kadar yürü tırman soğukta kal konserve ye et, sonra zınk diye 10bin metredesin..

21. yy sıkıntılı arkadaş.

Neyse, en azından biz bir şeyler aldığımızı düşünüyoruz bu yolculuktan. Likya Yolu güzel mevzu. Yolda olmaktan ve doğadan keyif alanlar için şiddetle tavsiye edilir.

Antalya’nın batısı da, çok fena yerler.

Şimdi de Çengelköy’deyim. Bir Cumartesi gecesi de sessiz sakin geçsin diye yazıya vurdum kendimi 2.5 saattir bununla uğraşıyorum.

Hadi selametle..

Levent